By Brendan Quinn – Çeviri: Arma Kaynar / info@eurohoops.net
Bu çevirinin tüm hakları Eurohoops Ltd. Şti.’ye aittir ve tamamının veya bir kısmının izinsiz kullanılması kesinlikle yasaktır.
Bu yazı 11 Mayıs 2021 The Athletic‘te yayınlanmış ve uyarlanarak çevrilmiştir.
Bu hikayeyi anlatan kişiler gayet güvenilir, çünkü gönümüzde bile hala gördüklerine inanamıyorlar. Bir kolej gözlemcisi olduğunuzu düşünün: lise seviyesindeki en iyi oyuncuları izliyorsunuz ve değerlendiriyorsunuz. Gördüğünüz, adını sık sık duyduğunuz bir oyuncu var. Listeler hazırlıyorsunuz. Daha sonra 2.10 boyunda 108 kiloluk bir devin basketbol sahasında karşısına çıkan herkesi mahvettiğini görüyorsunuz. Smaçlar, bloklar, durdurulamaz post uplar…
Bu kim diye sormaz mısınız?
Günümüzde, hatta son 25 yılda bu pek mümkün bir şey değil. Bir basketbolcu lisedeki ilk yılını oynadığı andan itibaren gözlemciler tarafından izleniyor, değerlendiriliyor. Peki sıra dışı oyuncular? Fiziksel olarak Marvel çizgi romanlarından fırlamış gibi olan oyuncular çoktan herkes tarafından tanınmış ve izlenmiş oluyor.
Şöyle bir düşünün. Hakkında anlatılanların gerçek olup olmadığını anlamak için canlı gözle izlemeniz gereken son oyuncu kimdi? Tüm basketbolu değiştirebilecek bir oyuncunun bir anda ortaya çıktığını en son ne zaman hatırlıyorsunuz? Bunun bir örneğini bulabilmek için internet öncesi döneme gitmeniz gerekiyor.
Bu ay boyunca Amerika’daki kolej koçları ülkenin dört bir yanını gezerek potansiyelli lise oyuncularını kadrolarına katmaya çalışacak.
Belki de bu yüzden şu an, 1988 yazını hatırlamak için uygun bir dönemdir.
“Eğer günümüzde olsaydık 16 yaşında 10 milyon takipçisi olurdu diyor. “ Amerika’daki basketbolun en eski yüzlerinden birisi olan Sonny Vaccaro. “Ancak o zamanlar tamamen yabancıydı.”
“Kimse Shaquille O’Neal’ın kim olduğunu bilmiyordu.” diyor Vaccaro.
Teknik olarak onu tanıyan 2 kişi vardı.
1985 yazında LSU’nun koçu Dale Brown, görevindeki 13. sezonu tamamlıyordu. Baton Rouge’daki dönemi gayet çılgın geçmişti. Takımı son 7 SEC şampiyonluğunun 4’ünü kazanmış ve 1981 yılında da Final Four’a kalmıştı. Ancak Tigers taraftarları genellikle takımlarının beklentileri karşılayamamasından şikayet ediyordu. Brown, gelenekçi birisi değildi. Bu yüzden yönettiği program, NCAA çevrelerinin hedef tahtalarından birisi haline gelmişti. Buna rağmen kuruma adeta savaş açan Brown, NCAA’in büyük bir iki yüzlülükle açtığı soruşturmalarla da mücadele ediyordu. O türünün tek örneğiydi ve LSU bu yüzden onu takımda tutmaya karar vermişti. 1985 yılının Nisan ayında 5 yıllık yeni bir kontrat imzalayan Brown’ın sözleşmeyi imzalamadan önce Oral Roberts ile anlaşabileceğine dair dedikodular çıkmaya başlamıştı.
Brown’ın en önemli özelliklerinden birisi de onun inanılmaz bir motivasyoncu olmasıydı. Sık sık doğumundan 3 gün sonra babasının ailesini terk etmesini ve annesinin North Dakota’daki tek odalı bir evde yetiştirdiğini anlatırdı. Babasının yokluğundan doğan boşluğu, Brown basketbol ile doldurduğunu söylüyordu. Basketbol ona ihtiyacı olan disiplini ve yönü kazandırmıştı.
“Dale bir koç değildi. Yani tabii ki harika bir koçtu ama o daha çok bir vaiz gibiydi.” diyor Vaccaro.
Herkes bunun farkındaydı, Amerika Dışişleri Bakanlığında çalışan kişiler de bu gruba dahil. Aynı yaz Brown, liderlik üzerine eğitim almak için Almanya’ya gitmeye karar vermişti. Bu seyahat esnasında LSU’nun yardımcı koçu Ron Abernathy de onun yanındaydı. Ron, aynı yaz Belçika2nın Namur şehrinde düzenlenecek olan uluslar arası altyapı turnuvasında koçluk yapmayı kabul etmişti.
Brown, Almanya sınırındaki Amerika askeri kuvvetlerine konuşmalar yapıyordu. Çıktığı bu turun son durağı ise Wildflecken isimli ufak bir üstteki basketbol kliniğiydi. Burada Çavuş Philip Harrison isimli bir asker vardı. Yaklaşık 10 yıl önce New Jersey’de Lucille O’Neal isimli bir kadınla evlenmişti ve bu kadının 3 yaşında Shaquille isimli bir oğlu vardı. Harrison, Shaquille’i tıpkı kendi oğlu gibi yetiştirmişti ve daha sonra 1984 yılında Almanya’ya atandığında ailecek Avrupa’nın yolunu tutmuşlardı.
Brown’ın gerçekleştirdiği basketbol kliniğinin ardından birisi tecrübeli koçun omzuna dokundu. Brown, arkasına dönüp karşısındaki kişiyi gördüğü anda gözleri kocaman olmuştu. Burada şu notu düşmek lazım, bu hikaye yıllar boyunca anlatıldıkça bir şehir efsanesine döndü ve gitgide detayları değişti. Associated Press bu hikayeyi ilk olarak 1988 yılında yazdığında 13 yaşındaki Shaquille O’Neal 1.93 boyundaydı. Daha sonra Sports Illustrated bu hikayeyi 1991 yılında yayınladığında 13 yaşındaki Shaq’ın boyu 1.98’e yükselmişti. Shaq’ın Orlando’daki çaylak sezonu esnasında hikaye gazetelerde ve dergilerde anlatıldığında Shaq’ın boyu 5 santim daha uzayarak 2.03 olmuştu. En son Shaq, 2020 yılında Players Tribune’ün podcastinde bu hikayeyi anlattığında boyu 2.05’e kadar uzamıştı.
Shaq’ın tam olarak o günkü boyunu bilmiyoruz ama uzun olduğu ortada.
Gergin ve genç Shaquille, koç Brown’dan bacaklarını kuvvetlendirmek ve zıplama yeteneğini geliştirebilmek için tavsiye istiyordu. Shaq, hala smaç basamadığı için şikayetçiydi. Karşısındaki kişinin fiziğini dikkatli şekilde inceleyen Brown, “Senin rütben ne asker?” diye sordu.
Shaquille gülümsedikten sonra şu cevabı verdi: “Koç, ben 13 yaşındayım.”
“Ne? baban buralarda mı?” diye sormuş koç Brown.
O’Neal, koç Brown’ı o an saunada olan ve 1.93 boyundaki Çavuş Harrison’ın yanına götürdü. Harrison, ilk anda karşısındaki kişiye çok da güvenmemişti. Kendisini tanıtan Brown, Harrison’a kartvizitini vermişti. Ancak Çavuş Harrison, oğlunun eğitiminin basketboldan daha önemli olduğunu söylüyordu. Brown da Harrison’a bunun kesinlikle doğru olduğunu söylüyordu.
“Phil’e birbirimizin en yakın arkadaşı olacağımızı söyledim.” diyor Brown, 36 yıl sonra o günü hatırlarken.
İkisi el sıkıştıktan sonra Brown, Shaquille’e bazı antrenman programları yollamak için adresini istemiş.
Wildflecken’den ayrıldıktan sonra Brown, trenle Belçika’ya geçerek Abernathy’nin yanına gitmiş ve Shaquille O’Neal isimli inanılmaz bir çocukla tanıştığını söylemiş. Aldığı adresi Abernathy’ye vermiş. Amerika’ya döndükten sonra Abernathy, LSU’nun antrenörüyle bir araya gelmiş ve bazı antrenman programlarını toplayarak onları Almanya’ya yollamış. Bir sonraki sene Shaq ile mektuplaşmaya başlamışlar.
“10. sınıfa geldiğinde bana sürekli olarak yazarak neler yaptığını anlatıyordu. Bir gün okuduklarıma inanamadım ve hızla koç Dale’in odasına gittim. ‘Koç, buna inanmayacaksın ama Almanya’daki çocuğun boyu 2.00 metre olmuş” diyor Abernathy.
Hem Abernathy hem de Brown, Shaq ve ailesiyle olan iletişimlerini devam ettirmiş. Sürekli olarak Wildflecken’e mektuplar ve antrenman programları yollamaya devam etmişler. Ancak ilerleyen günlerde neler olacağına dair en ufak bir fikirleri yokmuş.
“1987 yazında başka bir mektup aldım ve koşarak Dale’in ofisine gittim.” diyor şu anda 70 yaşında olan Abernathy. “Odasına girdim ve ‘Koç buna inanmayacaksınız ama Almanya’daki çocuk boyunun 2.08 olduğunu ve ailesiyle birlikte San Antonio’ya taşınacaklarını söyledi’ dedim.” diyor Abernathy.

Texas’taki Amerikan askeri üstünde Robert G. Cole Lisesi isimli bir devlet okulu vardı. Shaquille, 15 yaşındayken 1987-88 sezonunda liseye başladı. O esnada boyu 2.08’di, kilosu 106’ydı ve ayakları 50 numaraydı. Shaq, vücut koordinasyonuyla alakalı sıkıntılar yaşıyordu. Almanya’dayken basketbolu bırakıp futbol kalecisi olması ona tavsiye edilmişti.
“O çok atletik bir çocuktu.” diyor Cole lisesinin koçu Dave Medura. “Burada özel bir yetenek olabilir diye düşünüyordum.”
Lisedeki ilk senesinde Shaq, maç başına 18 sayı – 14 ribaunt – 6 blok ortalamarı yakalamıştı. Teksas eyaletindeki küçük okullara karşı Cole Lisesini 32-1’lik dereceye taşıyan Shaq, takımının bölge finallerinde yer almasını sağladı. Cole Lisesinin sezonu, Shaq’ın ilk çeyrekte 4 faul aldığı ve sadece 8 sayı ürettiği Liberty Hill Lisesi maçını 79-74 kaybederek sona ermişti. (Shaq, bir sonraki sezonun bölge finalinde Liberty Hill Lisesi karşısında 40 sayı – 29 ribaunt – 11 ribauntluk bir performansla intikamını aldı.)
Shaq’ın lisedeki ilk senesi esnasında LSU dışında ona ilgi gösteren tek okul University of Texas’tı. Takımın yardımcı koçu Mike Wacker, Cole Lisesindeki dev çocuktan haberdar olmuştu. “Bir gün koç Ken Burmeister’ın ofisine girdi ve ona bir mücevher bulmuş olabileceğini söyledi.” diyerek o günü hatırlıyor o dönemde öğrenci asistanlığı yapan Glynn Cyprien. Bunun sonucu olarak Burmeister, Shaq’ı bir maçı izlemesi için kampüse davet etmiş.
“Maç başlamadan önce tüneldeydim ve karşıdan bana doğru yürüyen bir dev gördüm. “diyor asistan koç Gary Marriott. “Yüksek sesle ‘Bu da kim böyle?’ diye bağırdığımı hatırlıyorum. Burmeister yanıma geldi ve onun Shaquille O’Neal olduğunu söyledi. Bana ‘Şu çocuğa bak, onu takıma almamız lazım!’ dedi.”
Burmeister, Shaq’ı ikna etmek için elinden gelen her şeyi yapmış. Ancak onu kadroya katmak için pek de şansları olmamış. Çünkü Shaq, lisedeki ilk senesinin çok büyük kısmı boyunca LSU’nun da radarındaydı.
“Günümüzde Shaq 8. veya 9. sınıfa geldiğinde herkes onu izlemek için sıralara girerdi.” diyor LSU’nun eski asistanı Johhny Jones. “Dergilere kapak olurdu, her yerde onu görürdük. Ancak o sene boyunca Shaq’tan haberi olan sadece bizdik.”
Abernathy, Shaq ve ailesi Amerika’ya döndükten sonra onlarla iletişime giren ilk koçtu. Bu, Shaq’ın lisedeki ilk yılının başlarında yaşanmıştı.
“Okuldaki ufak salona girdim ve girer girmez gördüklerime inanamamıştım.” diyor Abernathy. “Telefonla koçu arayıp ‘Bu çocuk canavara dönüşmüş.’ dediğimi hatırlıyorum.”
Abernathy, daha sonra Shaq’ın ailesinin evine gidip Lucille O’Neal ve Çavuş Harrison ile oturmuş Lucille, aileyi bir arada tutan tutkal, Harrison ise disiplini sağlayan kişiydi. İkisi beraber Shaq’ı adeta inşa etmişlerdi.
San Antonio’yu ziyaret eden bir sonraki LSU asistanı ise Craig Carse olmuştu.

“Okullar kapanmıştı ve biraz değişik bir deneyimdi çünkü salondaki tek koç bendim.” diyor Carse. “Dale’i aradım ve ona ‘Dostum, buraya gelip bu çocuğu görmelisin.’ dedim”
LSU’nun koç ekibi, kısa bir süre içerisinde karşılarına çok büyük bir transfer şansı çıktığının farkında varmışlardı.
“O zamanlar daha farklıydı.” diyor Carse. “Bir gece Shaq ile telefonda 7 saat boyunca konuşmuştum. Chris Jackson (Mahmoud Abdul-Rauf) ile de aynısını yapmıştım. Eskiden sabahları Gulfport’a 139 millik bir yolculuk yapardım. Chris’i ziyaret etme hakkımız yoktu. O yüzden onun evinin balkonuna çıkmasını beklerdim. Kaldırımda tek kelime bile etmeden bekler, sadece el sallar ve daha sonra geri dönerdim. Her güne 139 millik bir yolculuk yaparak başlıyordum. Chris Jackson gibi oyuncuları şanslı olduğunuz için transfer edemezsiniz. Bunun için çalışmanız gerekiyor. Aynısı Shaq için de geçerliydi.”
Abernathy, transfer işini ülkede en iyi yapan koçlardan bir tanesiydi. Ailelerle neredeyse tanışmazdı bile. Oyuncuların büyük anneleriyle Pazar günleri klişeye giderdi. 1984 yılında tüm ülkenin en gözde potansiyeli olarak görülen John Williams’ı kadroya katmayı başarmıştı. Bunu da yıllar boyunca sürdürdüğü ilişki sayesinde başarmıştı.
Brown da yorulmak bilmeyen birisiydi. Her zaman “Ne ekerseniz onu biçersiniz” derdi. Brown, bu sözün hakkını vererek yaşadı. Carse, Brown’ın California’da oynayacakları bir şampiyonluk maçından önceki 2 günü New Orleans, Boston ve Chicago’ya görüşmelere giderek geçirdiğini örnek gösteriyor.
Brown, Shaq’ın lisede olduğu dönemde onu 2 kez canlı izlemişti. Birisi oynana bir Yaz Ligi maçı, diğeri ise normal sezon maçıydı. Lisenin 3. yılındayken Shaq’ın evini de ziyaret eden Brown, “Phil, Shaq’ın yazın düzenlenen etkinliklere katılmasına izin vermen gerekiyor.” demiş.
O esnada Brown’ın yanında oturan Carse, sessiz bir şekilde “Koç, ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sormuş.
Çünkü LSU o dönemde basketbol dünyasındaki en büyük sırra sahip olduğunu düşünüyordu. Ancak Brown, Shaq’ın ailesine bu sırrı herkese açıklamalarını söylüyordu.
“Asla unutmuyorum.” diyor Carse o günü hatırlarken. “Dale bana baktı ve ‘Merak etme, Shaq bizde’ dedi.”
Basketbol dünyası bu teoriyi ilerleyen günlerde test edecekti.
1989 yılında liseden çıkacak oyuncular arasındaki en iyi oyuncu olarak oyun kurucu Kenny Anderson görülüyordu. Ohio’da Jimmy Jackson isimli iyi bir şutör guard vardı. Bobby Hurley isimli New JJersey’li bir başka oyun kurucu da gayet ilgi çekiyordu. Chicago çıkışlı forvet Deon Thomas ve Lousville çıkışlı Allan Houston da dikkat çeken bir şutör guarddı. Bu isimlerin hepsi yıldız olarak görülüyordu. Hepsinin posta kutuları kolejlerden gelen mektuplarla doluydu. İsimleri sürekli sıralamalarda yer alıyordu. 1988 yazında bu isimlerin hepsi Vaccaro’nun düzenlediği ABCD, Howard Garfinkel’in Five Star ve Dave Bones’un Blue Chip Basketball kamplarında oynayacaklardı.

Shaq, bu organizasyonlardan ikisine kaydoldu. Houston Shooutout ve Basketball Congress International kamplarında Shaq da boy gösterecekti.
İşte o günden itibaren her şey değişti.
Houston Shootout’u takip eden çok büyük bir kalabalık yoktu. Ancak o gün Shaq’ı izleyenler gözlerinin şahitlik ettiklerine inanamıyordu bile. Shaq, 2.10 boyundaydı ve 108 kiloydu. Sahada yaptığı her şey inanılmaz bir etki yaratıyordu ve durdurulamıyordu. Smaçlar, bloklar… Ribaundu aldıktan sonra bütün sahayı top sürerek geçebiliyordu. Çok büyük bir fiziğe sahip olmasına rağmen gayet yetenekliydi. Dev gibi gözüküyordu ama ufak bir çocuk gibi gülümsüyordu. Tribünlerdeki herkes, Shaq’a odaklanmıştı.
“Tribünde otururken bir yandan kafamı sallıyordum.” diyor Abernathy. “Tabii ki Shaq muhteşemdi ve artık herkes onun hakkında konuşuyordu. O andan itibaren bu transfer sürecinin çok daha zorlu geçeceğini anlamıştım.”
O dönemde Hoop Scoop’un editörlüğünü yapan Clark Francis, ülke çapında en çok takip edilen yetenek değerlendirmelerini yapıyordu. O esnada Pittsburgh’taki Five Star kampında olan Fransic’i Chris Wallacer aramıştı. Wallace, daha sonraki dönemde Boston Celtics’in genel menajeri olsa da o dönemde Blue Ribbon College Basketball Yerabook isimli yayının kurucusuydu.
“Bana telefonda ‘Clark, Houston Shootout’ta mutlaka görmen gereken bir çocuk var. Adı Shaquille O’Neal. Bugüne kadar kimse onu duymadı bile.” diyor o günü hatırlayan Francis.
Artık herkesin haberi olmuştu. O günden önce genç oyuncular arasındaki en iyi pivot olarak Conrad McRae, Anthony Douglas ve Matt Wenstrom görülüyordu. Ancak bu bir anda değişmişti. Wenstrom da Houston Shooutout’ta oynamıştı ve işler pek onun istediği gibi gitmemişti.
O esnada Lousville’in asistanlarından birisi olan Scooter McCray de tribünlerdeydi.
“Shaq, eline aldığı her topu smaçlıyordu. Herkesi domine ediyordu.” diyor. “Birçok insan onu ilk kez izliyordu ve Wenstrom’u mahvedişini görüyordu. O günden sonra herkese Shaq’tan bahsetmeye başladım. Pervis Ellison’a Shaquille O’Neal ismini unutmamasını söylemiştim. O da bana ‘Yapma ama, çocuk daha sadece lisede’ demişti. Ama neyle karşılaşacağına dair bir fikri yoktu.”
Ülkenin dört bir yanındaki koçlar Shaq’ı bir sonraki kampta izleyebilmek için Phoenix’e uçak biletleri almıştı. Shaq’ın takımının oynayacağı maçlar, 14.000 kişilik ana sahaya taşınmıştı. Kentucky’den Eddie Sutton, DePaul’da Joey Meyer, North Carolina’dan Dean Smith ve Notre Dame’dan Digger Phelps, Shaq’ı izlemek için toplanan yüzlerce insanla birlikte tribündeki yerlerini almışlardı.
“Maçtan sonra onun yanına gittiğimi hatırlıyorum.” diyor Phelps. “Tokalaşmak için elimi uzattım ve elim adeta avcunun içinde kayboldu. İnanılmazdı.”
O hafta sonu, bir önceki hafta boyunca her yerde dolaşan dedikoduları gerçeğe dönüştürmüştü.
“Onun ülkedeki en iyi oyunculardan birisi olduğunu anlamak zor değildi.” diyor Francis. “Onu kendi gözlerimle gördüğüm ilk anda listemin ilk 5 sırasına girmişti. Bu sadece bir gecede yaşandı.”
Ülkedeki bütün kolej programları, sadece bir gecede Shaq’ın peşine düşmüştü.
“Shaq’tan önce ortaya çıkıp bir anda herkesi böyle domine etmeye başlayan son uzun oyuncu Moses Malone’du.” diyor kolej basketbolu gurusu Dick Weiss. “O dönemde birçok insan, gözlemcilerin hazırladığı listelere göre transferlerini yapıyordu. Daha sonra Shaq ortaya çıktı ve herkes şaşakaldı. O adeta bir canavardı.”
Ülkedeki bütün büyük programlar Shaq’ın hikayesini öğrenmeye çalışıyordu. Onun Almanya’da geçirdiği dönemi ve kısa süre önce 17 yaşına girdiğini öğrenmişlerdi. O yazdan önce Shaq’ın kim olduğunu bilen çok az insan vardı. Illinois’un koç ekibi, Ken Burmeister’dan Shaq hakkında bir şeyler duymuştu. Burmeister, UTSA’in fazla şansı olmadığını fark ettikten sonra hemen Illinois’u aramıştı. Koç Henson, transfer işlerinde en çok güvendiği kişi olan Jimmy Collins’i görevlendirmişti.
“Shaq’ın bir süper yıldız olacağı çok barizdi.” diyor Illinois’un koç ekibinde asistanlık yapan Mark Coome. “Ancak Dale Brown ve LSU’nun Shaq’ın önceliği olduğu da belliydi.”
Ancak bu diğer okulların durması için yeterli olmadı.
“Düzenlenen ikinci organizasyondan sonra Shaq beni aradı ve UCLA’in onunla temasa geçtiğini söyledi.” diyor Carse. “Bana sürekli ‘Louisville aradı, North Carolina aradı, Jerry Takanian’la konuşuyorum, John Thompson az önce aradı, Jim Valvano’yla konuştuk’ diyordu. Kendi kendime çılgınlık başladı diye düşünüyordum.”
2 hafta içerisinde Shaq, kimsenin bilmediği bir isimden ülkenin en çok istenilen pivotu haline gelmişti. Gözlemciler onun Patrick Ewing’in gücüne ve Hakeem Olajuwon’un yeteneklerine, Charles Barkley’nin patlayıcılığına ve David Robinson’ın blok tehdidine sahip olduğunu söylüyordu. Hoop Scoop, Shaq’ı Amerika’nın en iyi ilk beşine almıştı.
Shaq, ilerleyen günlerde LSU, North Carolina, NC State, Louisville ve Illinois gibi okulları ziyaret etti. Gittiği her okulda ortalık birbirine giriyordu. Denny Crum, Shaq’ı tüm koç ekibi ve aileleriyle birlikte kendi evinde yemekte ağırlamıştı.
“Shaq’taki en büyük farklılık onun karakteriydi.” diyor o dönemde Louisville’in koç ekibinde çalışan Wade Houston. “Onu ilk defa görüyordum ve o güne kadar karşıma çıkan en büyük insanlardan birisiydi. Ama çok içten ve kibardı. Herkes onu çek sevmişti, insanları mıknatıs gibi etrafına topluyordu.”
Daha sonra Rick Fox, Shaq’ı North Carolina’da gezdirdi. Tar Heels, Shaq’ın aklına girmeyi başarmıştı. Ancak Dean Smith, 1989 yılında kadrosuna bir pivot katmıştı bile. Texas’tan Matt Wenstrom, North Carolina’da oynayacaktı. Wenstrom, Chapel Hill’de geçirdiği 4 sezon boyunca 1.6 sayı ortalaması yakaladı.
Neredeyse her okul Shaq’ı kadrosuna katmak için şansını denedi. UNLV çok çabaladı, tıpkı UCLA gibi.
Ancak hiçbiri LSU’yu geride bırakamadı.
Shaq, 1988 yılının Kasım ayında Baton Rouge’u ziyaret etmişti. Bir futbol maçı esnasında Tiger Stadyumu’na tanıtılan Shaq, 80.000 seyircinin tezahüratlarıyla karşılanmıştı. Bu ikna taktiği, daha sonra NCAA tarafından yasaklandı. Daha sonra Brown, Shaq’ı kendi evine davet etti. İkili, 4 yıl önce tanıştıkları Wildflecken’den 5000 mil uzaktaydı.
Shaquille, aynı ayın devamında LSU’ya katılacağı sözünü veren mektubunu imzaladı.
“Shaq’ı ilk kez gördüğümde, onun gibi birisini hiç görmediğimi düşünmüştüm.” diyor Brown. “Şansıma ona ilk ulaşan ben oldum. Aramızdaki ilişki, benim hayatımı tamamen değiştirdi.”
Shaq, Cole Lisesindeki son senesinde 31 sayı – 22 ribaunt – 6 asist ortalamaları yakalamıştı. Okulunu 36-0’lık bir dereceye taşıyan Shaq, final maçında faul problemine girmesine rağmen 38 sayı – 20 ribaunt ile oynamıştı. Gün geçtikçe Shaq daha fazla ün kazandı ve bu genç yeteneğin çok hoşuna gidiyordu. Kendi resmini ilk kez bir dergide gördüğünde haftalarca onu yanından ayırmamış ve dersler esnasında sürekli dergiye bakıyordu.
Shaq, 1989 yılının Nisan ayında verdiği bir röportajda “Bana olan ilgiyi çok önemsemiyorum. Şu anda Almanya’da futbol oynuyor olabilirdim ve kimse beni tanımazdı bile.”
1988-89 okul yılı sona erdiğinde Shaq, Amerika’nın en iyi beşine seçilmişti. McDonald’s All-American maçı esnasında genç yetenek, ilk kez tüm Amerika’nın karşısına çıktı. Shaq, o karşılaşmada adeta şov yaptı ve Hurley ile birlikte co-MVP seçildi. Daha sonra Vaccaro’nun düzenlediği Dapper Dan Roundball Classic’te de boy gösteren Shaq, yine MVP seçilmişti.
Bazen oyuncular ve koçlar için transfer dönemlerinde şansın da yanlarında olması gerekir. Bazen her şey kendiliğinden gelişir. Bazen bunların ikisinin de yaşanması gerekir. Ancak Shaq’ın transferi, daha önce yaşanan hiçbir şeye benzemiyordu.
Basketbol gündemindeki en son gelişmeleri kaçırmamak için tıklayın!