Alperen Şengün Yıllarca Ailesinin Umutlarını Taşıdı: Şimdi Sıra Rockets’ta mı?

2026-04-27T15:23:19+00:00 2026-04-27T15:25:53+00:00.

Berkay Terzi

27/Nis/26 15:23

Eurohoops.net

Eurohoops Çeviri, Alperen Şengün’ün The Athletic’e verdiği röportajı konu alıyor.

by Mirin Fader / info@eurohoops.net 

Bu yazı 26 Nisan 2026 tarihinde The Athletic’te yayınlanmış ve uyarlanarak çevrilmiştir.

Eurohoops Türkiye’yi YouTube’da takip etmek için tıklayın!

Eurohoops Türkiye’yi Instagram’da takip etmek için tıklayın! 

Henüz 12 yaşındayken antrenörünün söylediği sözleri hatırlıyor. Türkiye’nin Karadeniz kıyısındaki tarihi bir şehir olan Giresun’da büyüdüğü o zamanları.

“Bunu başaracak kişi sen olmalısın.”

Alperen Şengün henüz bir ortaokul öğrencisiydi ama hızla büyümesi gerektiğini fark etmişti. Ailesinin ondan olmasını beklediği o adama dönüşmeliydi. Bu da her şeyi ve herkesi geride bırakıp, memleketinden yaklaşık 1050 kilometre batıda, Marmara Denizi’nin kıyısında köklü bir Türk basketbol kulübünde kariyerinin peşinden gitmek anlamına geliyordu.

Eğer bu kulübün altyapısında kendini kanıtlarsa, belki profesyonel liglere yükselebilirdi. Ve eğer gerçekten iyi oynarsa, belki bir gün Amerika’da oynama şansı bile bulabilirdi. Tüm bunların anlamı şuydu: Ailesi artık sadece hayatta kalmaya çalışmayacak; belki bir gün rahat bir yaşam sürecek kadar paraları olacaktı.

Evde işler kolay değildi. Annesi, babası ve kardeşleriyle birlikte mütevazı bir dairede yaşıyor, kıt kanaat geçinmeye çalışıyorlardı ve alanları çok dardı. Anne ve babası genellikle mutfağa yerleştirilmiş kanepelerde uyurdu. Babası balıkçılık yapıyordu.

Şengün ailesinin umuduydu. Onların hayalleri de onunkilere sarılmıştı; tıpkı annesinin her hafta yaptığı o lezzetli dolma gibi sıkıca sarılmıştı.

Antrenörü, ayrılma konusundaki endişelerini gidermeye çalışarak, “Buralarda senin için hiçbir şey yok. Ailen için oraya gitmelisin.” dedi.

Ayrılırken Şengün’ün yüzünden yaşlar süzülüyordu. Ancak gitme kararı yerindeydi. Altyapı kulübü için ideal bir yetenekti. Uzun boyluydu ve gelecek vaat eden becerilere sahipti. Antrenörlerin erkenden fark edebildiği türden bir oyun içgüdüsü ve potansiyeli vardı. Oyunu, yaşıtlarıyla rekabet etmeye fazlasıyla hazırdı ve erkenden, o ayrılık fedakarlığına değdiğini gösterdi.

Ancak kulüpteki ilk haftalarında hala mutlu değildi. Her gece ailesini arıyordu. Bugün o günleri anımsayan Şengün, “Her gün ağlıyordum. Beni buradan almaları için onları arıyordum çünkü yapamıyordum. Onlara hep ‘sizi özledim’ derdim”

Bunun, yolculuğunun en zor kısmı olduğunu söylüyor: “Benim için zordu, annem ve babam için de zordu. Ama bunu bana pek belli etmiyorlardı.”

Güçlü görünmeye çalışıyorlardı. Bir gün tüm bunların meyvesini vereceğini ona hatırlatmaya çalışıyorlardı. Kendi ayakları üzerinde durabileceğini… Bir 12 yaşındaki çocuğun omuzlarında taşıması için çok ağır bir yüktü. O zaman bile, ailesinin bu taşınma kararıyla ilgili hislerine karşı şefkat doluydu. Annesinin içten içe ne kadar üzgün olduğunu ve bunu yüzünden saklamak için ne kadar çabaladığını hatırlıyordu. Babasının kendini nasıl toparlamaya çalıştığını hatırlıyordu; annesinin yanında “neredeyse soğukkanlı” görünecek kadar güçlü duruşunu.

Yaklaşık dört ay sonra Şengün, bu fedakarlığı kabullenmeye başladı. Geleceğin hayalini kurmaya…

“Bunu ne için yapmam gerektiğini anladım. Aileme ve kendime daha iyi bir hayat sunmak için. Ve bir noktadan sonra birine dönüştüğünüzü görüyorsunuz. Biraz para kazanıyorsunuz. Ailenize bakabiliyorsunuz. Profesyonel oluyorsunuz. Daha fazla para kazanabiliyorsunuz.”

Ailesi onu yüz yüze ziyaret edebildiği o nadir anlarda, ona sımsıcak sarılırlardı. Şengün ise çocukken babası denizdeki uzun bir günün ardından eve döndüğünde yaptığı gibi, sanki böyle yaparak onların tekrar gitmelerini engelleyebilecekmiş gibi daha da sıkı sarılırdı: “Bütün gece sadece ona sarılırdım.”

Şengün’ün o zamanki motivasyonu, bugün Rockets‘ın beşinci yılındaki pivotu olarak sahip olduğu motivasyonla aynıydı: Ailesini gururlandırmak. Karşısına çıkan her zorluğun üstesinden gelmek. Ve o kesinlikle şu anda test ediliyor. İki kez All-Star seçilen oyuncu, Rockets‘ın Lakers‘a karşı oynadığı ilk tur serisinde büyük zorluklar yaşadı. Cuma günü yürek burkan bir şekilde sona eren mucizevi bir maçla takımını seriye geri döndürmenin eşiğinden döndürdü ama şimdi gerçek bir mucizeye ihtiyacı var: Houston’ı LeBron James’e karşı 3-0’lık çukurdan çıkarmak.

O kişi sen olmalısın.


Büyürken yaşadığı zorluklar, evden uzakta geçirdiği o yıllar, onu bu zorluk anına hazırladı: Rockets’ın playofflardaki berbat başlangıcı, Houston’ı elenmenin eşiğine getirdi; takıma süperstar Kevin Durant’in katıldığı sezon başındaki umutlardan çok uzak bir tablo. Durant, sakatlığı nedeniyle 1. ve 3. maçları kaçırdı.

Cuma günü Houston, 33 sayı ve 16 ribauntla oynayan Şengün’ün harika performansı sayesinde kendi evinde bir galibiyet çıkarma şansı yakaladı. İlk iki maçta çok zorlandığı için buna çok ihtiyacı vardı. O kadar zorlanmıştı ki sosyal medyada “meme” haline gelmişti. Ancak 3. maçta, geriye çekilerek attığı şutlar ve smaçlarla sahanın her yerindeydi; dördüncü çeyrek ve uzatma periyotlarında 16 sayı üretti.

Ancak Houston son 30 saniyede altı sayılık üstünlüğünü kaybederek çok kötü bir çöküş yaşadı ve James kritik anlarda sahneye çıktı. L.A., en golcü iki oyuncusu Luka Dončić ve Austin Reaves’ten yoksun olmasına rağmen Houston maçı 112-108 kaybetti.

Houston koçu Ime Udoka maçtan sonra, “Korkunç hatalar. Buna gençlik mi, anın korkusu mu yoksa başka bir şey mi demek istersiniz bilmiyorum,” dedi.

Houston’ın şimdi Pazar günü süpürülmeyi (4-0 elenmeyi) engellemek gibi göz korkutucu bir görevi var. Şengün’ün yine büyük oynaması gerekecek. Normal sezondaki oyuncu gibi görünmesi. Elias Sports Bureau’ya göre, bir kariyerin ilk 350 maçında Şengün’ün sayı, ribaunt ve asist toplamlarına ulaşan diğer tek oyuncular Alvan Adams, Larry Bird ve Oscar Robertson; top çalma ve blokları da eklerseniz listedeki tek oyuncu Adams (top çalma ve blok 1973-74 sezonunda resmi istatistik haline geldiğinden Robertson bunlardan yararlanamadı).

Türkiye’de büyüdüğü hayattan çok farklı bir yaşam sürüyor. Hayal edebileceğinden çok daha fazla para kazandı. Ekim 2024’te, beş yıllık, 185 milyon dolarlık bir sözleşme uzatmasına imza attı. Ama her şey ona memleketini hatırlatıyor gibi. Neye sahip olduğunu, neye sahip olmadığını. Kim olduğunu, şimdi kim olduğunu.

Şimdiki hayatı ile geçmişteki hayatı arasındaki uçurum, Ocak ayının sonlarında, bir deplasman maçı için Philadelphia’dayken The Athletic ile konuştuğu bir gece her zamankinden daha netti. Uçaktan indikten sonra odasına yeni varmıştı. Beş yıldızlı bir otelde kalıyordu. Kapının çalındığını duydu. Gelen oda servisiydi.

Görevliye, “Bana bir saniye verin,” der. “Evet, içeri gelin. Sadece şuraya koyun. Teşekkürler. Teşekkür ederim.”

Biftek, ıspanak ve patates püresi sipariş etmişti. Beyaz tabaklar, gümüş kapaklar, yemeğin odaya tekerlekli arabayla getirilmesi; bunların hiçbiri gözünden kaçmıyor. Bunlara karşı hissizleşmiş değil. Çünkü o sıcak tabakları gördüğünde, çocukluğunun ne kadar farklı olduğu aklına geliyor.

“Tabii ki beni etkiliyor. Bunları ailemle konuşuyorum çünkü nereden geldiğimizi biliyorlar. Bunu arkadaşlarıma anlatamıyorum çünkü onlar nereden geldiğimi bilmiyorlar, anlıyor musunuz?

Şu an sahip olduğum arabaları gördüğümde, eskiden hep otobüse bindiğimizi veya bir yerlere yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Şimdi ne istersem sahibim. Ve bu gerçekten çılgınca bir şey.”

Ailesi Houston’ı ziyarete geldiğinde erkek kardeşini, kız kardeşini, annesini ve babasını istedikleri yere götürebileceğini bilerek arabasına her bindiğinde, direksiyona her dokunduğunda gurur duyuyor.

“İstediğimiz yere gidebiliriz. Bizi bir yerden alması için kimseyi aramamıza gerek yok. Bu harika bir duygu.”

Bu aynı zamanda karmaşık bir duygu. Çünkü zenginlik elde etmek, yokluk anılarını silip atmıyor. Ve o daha çok kazandıkça, eski hayatı da giderek uzaklaşıyor gibi görünüyor. Bu uçurumu “her zaman” düşündüğünü söylüyor.

“Gerçekten minnettarım. Sürekli dua ediyorum. Başıma gelen her şeyin bir nedeni olduğunu düşünüyorum. Allah’ın bana birçok kapı açtığına inanıyorum. Ve her şeyin bir nedeni var. Şu an ailemde kimse çalışmıyor çünkü çalışmalarını istemiyorum. Sadece kendilerine bakmalarını istedim.”

Oda servisi görevlisi geri dönüyor. Şengün için tatlı patates kızartması getirmiş. Hoş bir sürpriz. Kurduğu bu yeni hayatın bir avantajı.

Ve eski hayatından bir anı.

Türkiye’deki evinin yakınında en iyi tavuk döneri yapan bir tezgah vardı. Çok lezzetliydi ama onun için pahalıydı, bu yüzden sadece özel günlere saklanırdı.

“Bunu her zaman yiyemezdiniz. O parayı bulup o yemeği yemeye gitmek gerçekten zordu.”

Yediği nadir zamanlarda, her lokmanın tadını çıkarırdı. Yanından geçerken hep o döneri düşünür, yiyebilmeyi dilerdi.

“Zordu, anlıyor musunuz? Şimdi dünyadaki tüm yemekleri yiyebilirim. İnsanlar benim için yapabilir. Aşçım var. Daha profesyonel oldukça hayat sadece güzelleşiyor. Her şey kolaylaşıyor.”

Ancak hatırlamak onu mütevazı tutuyor. Ayaklarının yere basmasını sağlıyor. Onu motive ediyor. Bir yerden ayrılmış olmanız, o yerin sizi terk ettiği anlamına gelmez. Büyüdüğü ortam, sevinçleri, mücadeleleri ona tüm bunları neden yaptığını hatırlatıyor.

“Nereden geldiğimi her zaman biliyorum. Aileme bana mütevazı olmamı söylemeleri için asla bir neden vermeyeceğim. Asla böyle bir neden vermem çünkü nereden geldiğimi hep hatırlamak zorundayım.”

Ailesiyle, özellikle de babasıyla her gün konuşuyor. Babası ona sık sık onunla gurur duyduğunu söylüyor. Memleketteki insanların da öyle olduğunu. Ve işte o zaman Şengün, amacının kendisinden daha büyük olduğunu fark ediyor.

“Bunu herkes için yapmalıyım,”

Philadelphia maçıyla aynı hafta ailesi de şehirde, onunla birlikte kalıyorlar. Burada olmalarından dolayı çok mutlu. Ama bunun da geçici olduğunu biliyor. Yolculuk bittikten sonra eve dönecekler. Ve içindeki bir parça, onları bırakıp gitmek zorunda kalan o 12 yaşındaki çocuk gibi hissedecek. Ne kadar sık konuşurlarsa konuşsunlar, sanki onları sürekli bırakıp gidiyormuş gibi hisseden şimdiki profesyonel sporcu gibi.

“İçimde bir yerlerde kırık dökük bir şeyler var, onları hep özlüyorum,”

Bu onun hem yarası hem de varoluş nedeni; onu ayakta tutan itici güç.

Philadelphia uçuşundan önceki gece, Houston’da kardeşiyle gece geç saatlere kadar konuşuyorlardı. Saat gece 1 civarıydı. Rockets, San Antonio’yu yeni mağlup etmişti ve Şengün neredeyse triple-double yapmıştı: 20 sayı, 13 ribaunt ve 9 asist. Adrenalini hala yüksekti.

“Uyumuyordum,” diyor.

Kardeşiyle birlikte Şengün’ün evinin balkonunda takılıyorlardı. Sohbetin bir yerinde, o derin, karanlık geceye bakarken ikisi de benzer bir duyguya kapıldılar. Birbirlerine baktılar.

“Bu balkon bile büyüdüğümüz yerden daha büyük.”

Ne kadar yol kat ettiklerini fark ettiler. Alperen’in onları ne kadar uzağa taşıdığını.

“Bu balkon, genişlik ve uzunluk olarak bizim eski evimiz kadar olabilir, anlatabiliyor muyum?”

Anılarını paylaştıkça, sanki tekrar eski evdeymiş gibi hissediyorlardı. Ebeveynleri mutfakta uyuyordu. Eski evin sadece “bir tür küçük oturma odası” vardı, diyor. “Ben ve erkek kardeşim eskiden orada uyurduk.” Kız kardeşi, ailenin annelerinden sonraki tek kadını olduğu için sonraları kendi odasına sahip olmuştu.

“Türkiye’de işler Amerika’ya göre farklı. Küçük apartmanlarda veya küçük evlerde kalırsınız, bu yüzden oturma odasında yaşamaya alışkınsınızdır.”

Bugünlerde sık sık annesinin yemeklerini özlüyor; özellikle Dolmasını. Ve kekini. Ligdeki ilk birkaç yılında güvendiği birkaç Türk mekanı da dahil olmak üzere, bu yemekleri başka yerlerde bulmayı ne kadar denerse denesin, hiç kimse onları bir Anne gibi yapamıyordu. Anne. Annesi ona tarifleri birebir yazıp verebilirdi ama yine de o kadar iyi olmazlardı. “Anne yemeği, herkes onu sever ve biz o yemekleri yiyerek büyüdük,” diyor. “Bunu her zaman özlersiniz.”

Özlemek. Bu, içini sürekli kemiren bir duygu. Kendini bildiğinden beri hissettiği bir his.

“Hayatımın neredeyse yarısı boyunca onlardan uzak kaldım,”

12 yaşında evden ayrılmadan önce bile, babasını göremediği günler olurdu. Uzun saatler çalışıyordu. “Hep annemle birlikteydim,” diyor. Ancak babası ne zaman eve gelse, Şengün’e onunla ne kadar gurur duyduğunu söylerdi. Ne kadar parlak bir geleceği olduğunu.

Genç Şengün gururla parlar, babasını gururlandırmayı her şeyden çok isterdi. Gelecekteki profesyonel maçlarında babasının onu tribünden desteklediğini hayal ederdi. Babası ilk yıllarında ona antrenörlük de yapmıştı.

“Babam beni her zaman zorlardı,” diyor. Ve oğluna toparlanmasını söylemekten çekinmezdi. Şengün, “Kötü oynasam bile,” diyor, “beni fena halde azarlardı.”

Şengün internet kafelere gider ve YouTube’da basketbol özetlerini aratır, LeBron James ve Michael Jordan’ın kliplerini izlerdi. İnceleyerek. Hayal kurarak. Dua ederek. Basketbola aşık oldu. Ve ailesine daha da sıkı sarıldı. Neye sahip olmadıklarının her zaman farkındaydı ama odaklandığı nokta bu değildi.

Onun aklı, sahip olduğu şeyin bolluğundaydı:

Sevgi.

Ailesi hakkında, “Birlikte çok şey gördük. Hala mutluyuz.” diyor.

Eskiden ve şimdi, onlarla birlikte olmak onun başarı tanımıdır. Hayatın neden yaşamaya değer olduğunun…

“Ailemle ne zaman birlikte olsam, her zaman mutluyum. Şu an dünyadaki tüm paraya sahip olsam bile, hala çok daha fazla para kazanabileceğimi düşünüyorum. Bunun için çalışabilirim ve onlara giderek daha iyi bir hayat verebilirim; böylece hayatları boyunca bir daha asla parayı düşünmek zorunda kalmazlar.”

Şengün 12 yaşında altyapı takımında yıldızlaştı ancak sürekli sınanıyordu. “Antrenörüm gerçekten sert bir adamdı. Bana karşı her zaman sertti. Bu, ne olursa olsun sakat sakat oynamak anlamına geliyordu. Kırık kaburgalarla çalışıyordum. Biliyorsunuz, burkulmuş ayak bilekleriyle… Her şeyle. O sadece beni hep sert bir şekilde çalıştırıyordu.”

Antrenörünün onun iyiliğini istediğini hissediyordu, çünkü o da ailesini önemsiyordu. Basketbol hayalinin peşinden koşarken arkadaşlarından ve ailesinden uzakta, Şengün’ün ne kadar yalnız, ne kadar izole hissettiğini biliyordu.

“Büyürken bu tür şeyler bana yardımcı oldu,”

Sahadaki o sert antrenörlük stili, yıllar sonra NBA’e uyum sağlamasına da yardımcı olacaktı: “NBA oyuncuları olarak, bizler normal insanlar değiliz, biliyorsunuz? Bir sürü şeyin üstesinden gelmemiz gerekiyor,” diyor.

Şüphesiz bunu Lakers ile oynanan bu playoff serisinde de tecrübe etti; internette onun hakkındaki dedikodular ona bir hayal kırıklığından tam bir başarısızlığa kadar her şeyi söylüyordu. En büyük destekçileri bile yeteneklerini sorguluyor. Zorluklar karşısında sakin kalmak konusunda Türkiye’deki ilk antrenörlerinden öğrendiği dersler onu hiç terk etmedi.

“Eğer bu işi yapıyorsanız, zihinsel olarak gerçekten güçlü olmanız gerekir, çünkü kolay değil. Sahada olup biten çok şey var. Kaybetmek istemiyorsunuz. Kaybediyorsunuz. Bir sürü maç var, kötü bir maç çıkarabilirsiniz. Ve bir de sosyal medya var. Umursamadığınızı söyleseniz bile, bir noktada umursuyorsunuz. İşte bu tür şeyler, bence, beni her zaman daha güçlü bir insan yapıyor.”

Şengün 16 yaşında Banvit adlı takımda profesyonel oldu. Türkiye’nin köklü kulübü Beşiktaş ile anlaşmadan önce, 18 yaşına kadar onlarla oynadı. “Hep ‘En üst seviyede olacağım’ diyordum,” diyor, “Böylece babam, ‘Oğlum bunu başardı’ diyebilecekti. Benim amacım hep buydu; hala da amacım bu. En iyilerden biri olmak istiyorum ve umarım babam da o günleri benimle görebilir.”

18 yaşındayken Avrupa’nın en iyi liglerinden biri olan Basketbol Süper Ligi’nde MVP seçildi. Geliştikçe, anavatanı dışında bir geleceği olabileceğini daha çok fark etti. Gözlemciler tribünlere akın ediyordu ve o kendi kendine şöyle derdi:

Daha fazlasını yapabilirim. Daha fazlasını yapabilirim.

Şengün, “Bu sadece benim daha çok çalışmamı sağlıyordu,” diyor.

Kısa bir süre sonra, 2021 NBA Draftı’nda Thunder tarafından 16. sıradan seçildi. Draft hakları Rockets’a takas edildi. Daha da fazla çalışması gerektiğini biliyordu. Başlangıçta NBA yolculuğunun en zor kısmının dil engeli olduğunu söylüyor.

“İlk iki yılımda zar zor İngilizce konuşuyordum,

Bu durum sadece bariz nedenlerden dolayı değil, aynı zamanda dışa dönük biri olduğu için de zordu. Takım arkadaşlarıyla bağ kurmak istiyordu. İngilizceyi ne kadar ilerletirse, sahada da o kadar yolunu buluyordu. Ve Türk antrenörlerinin o sert taktikleri NBA oyununa adapte olmasına da yardımcı oldu. “Ime geldiğinde,” diyor, “her saniye kendimi zorluyorum. Savunma, ribaunt, skor üretme, her şeyde.”

Organizasyonda, ülkenin en çok çeşitliliğe sahip şehirlerinden biri olan bu şehirde bir yuva bulduğunu hissediyor. “Houston’ı seviyorum,” diyor. “ABD’de başka bir yerde yaşamayı düşünemiyorum. İnsanlar bana, ‘Emekli olduktan sonra nerede yaşamak istersin?’ diye sorduklarında bile, hala bazen ‘Kariyerime bağlı’ diyorum ama ‘Houston’ demeyi seviyorum… Burası harika.”

Sahada öyle bir seviyeye gelmek istiyor ki, bundan 20 yıl sonra birisi bir hareket gördüğünde: “Bu bir Şengün hareketi,” desin. “Her yıl yeni hareketler eklemek [istiyorum],” diyor. “Giderek daha iyi olmak. Hedefim bu.”

İnternet kafelerinde, YouTube’daki maç özetlerinde izlediği kişileri düşünüyor. LeBron James’i. Bu playoff serisinde zaman zaman savunmak zorunda kaldığı kişiyi. Ve çarpıcı bir netlikle, şu an Türkiye’de küçük bir çocuğun da onun maçlarını izlediğini, hareketlerini çalıştığını fark ediyor.

Hayal kurduğunu.

Basketbol gündemindeki en son gelişmeler için tıklayın!
EuroLeague gündemindeki son haberler için tıklayın!
NBA gündemindeki son haberler için tıklayın!