EuroLeague Not Defteri #4: Momentumunu Değiştirenler!

05/Ara/22 08:20 Aralık 5, 2022

Utkan Sahin

05/Ara/22 08:20

Eurohoops.net

Turkish Airlines EuroLeague’de sezon uzun ve iniş ile çıkışlar her zaman sizleri bekliyor. Eurohoops Fırın ise sezona kötü başladıktan sonra toparlanan 4 takımı sizler için inceledi:

By Utkan Şahin / info@eurohoops.net

Biliyorsunuz… İnsan için hayat, hiçbir zaman planladığı gibi gitmiyor.

Sezon başında Eurohoops Fırın olarak Not Defteri yazı dizisine başladığımız zaman amacım bunu haftalık yapmaktı ama maalesef yazı için gerekli olan vakti son haftalarda bulamadım.

Ancak geride kalan 11. haftanın sonunda dikkatimi çeken bir şey oldu: “Momentumunu değiştirenler!” 

EuroLeague’in normal sezonlu formatı gerçekten çok uzun! Takımlar çoğu zaman başladıkları gibi tüm sezon devam edemiyor. Bazen iyi başlayıp kötü devam ediyorlar bazen de kötü başlayıp iyiye doğru gidiyorlar.

Son dönemde ise sezona kötü başlayıp sonrasında yaşanan değişimle toparlanan 4 takımımız var. Ben de bu fırsatı kaçırmadım ve sizler için sezon içerisinde momentumunu değiştiren o 4 takımı inceledim.

Hazırsanız başlayalım!

EuroLeague Not Defteri #1: Türk Savunması, Sarunas Jasikevicius ve Geri Dönenler

EuroLeague Not Defteri #2: Türk Takımları ve Uzunlar, Markus Howard ve Partizan Savunması

EuroLeague Not Defteri #3: Nigel Hayes-Davis, Muhteşem Olympiakos ve Problemli Virtus Bologna

Yeni Koç ve Mükemmel Başlangıç!

Genelde bir takım kötü gidiyorsa ilk suçlu genellikle koçtur.

Oyuncuları değiştirmek daha maliyetli olduğundan yöneticiler, kötü gidişatı göndermenin daha az maliyetli olduğu koç değişikliğiyle durdurmayı planlar. Yeni koçun takım içerisindeki problemleri çözerek her şeyi rayına oturtması umulur. Tabii bu bazen sadece bir beklenti olarak kalır, bazen de işe yarar.

EuroLeague’de bu sezonun tek koç değişikliğinde ikincisi yaşandı.

Geçen yaz Dejan Radonjic’i Panathinaikos‘a kaptıran Kızılyıldız, onun yerine geleceği parlak gözüken “genç koç” Vladimir Jovanovic’i getirdi. Kariyerinde ilk kez bu seviye mücadele eden 38 yaşındaki koç, Kızılyıldız’ın yönetilmesi kolay olmayan kadrosu karşısında biraz zorlandı. Tabii şunu da belirtmem gerekiyor, bunda tek suçlu o değildi. Elinde zaten kısıtlı bir kadro varken Nemanja Nedovic’in sezona sakat girmesi, Luca Vildoza’nın takıma geç katılması da sahadaki dengeyi bulmasını zorlaştırdı.

Yine de onun 7 haftalık döneminde Kızılyıldız sadece 1 galibiyet alabilirken sahada potansiyeli çok kısıtlı, dağınık bir takım olarak gözüktü. Hatta birçokları onların sezonu son sırada bitireceğinden emindi.

8. hafta öncesi Jovanovic yerine takımın başına geçen Dusko Ivanovic görüntüyü tamamen değiştirdi.

İlla ki rast gelmişsinizdir; Karadağlı koçun takımın başına geçtiği günlerde onun hakkında birçok eleştiri vardı. Ivanovic’in oldukça ağır olan antrenman temposunun günümüz sporcuları tarafından sevilmediği söylendi. Onunla daha önce çalışan birçok Amerikalı oyuncu, Ivanovic’in bu tavrını yerden yere vurdu. Kurt koç ise bu eleştirilere “takıma 4 saat yerine 6.5 saat antrenman yaptırdığını” söyleyerek absürt bir cevap verdi.

Ivanovic hakkında yapılan eleştiriler aslında biraz zihniyet çarpışmasıydı. Avrupalı koçların, özellikle de yaşlı Avrupalı koçların başarıya giden yolu antrenmandan geçtiğini düşünmesi bir sır değil. Yeni nesil oyuncuların ise antrenmandan daha çok maç odaklı ilerlemek istediği de bilinen bir durum. Bu yüzden sadece Ivanovic özelinde değil, Avrupa’nın diğer Balkan kökenli koçları için eski moda kaldıklarına dair eleştirileri zaman zaman görüyoruz.

Fakat bence bu tarz durumlarda tek bir bakış içerisinde ilerlemek insanları yanıltıyor. Hayatta tek bir doğru yoktur ve her uygulamanın farklı yerlerdeki etkileri aynı olamaz.

En basitinden Amerikan kökenli bir takım olan Maccabi‘de böylesine ağır antrenmanlı bir planlama muhtemelen takım içerisinde bir kaos yaşatacaktır ama Kızılyıldız gibi yerel oyuncuların etkisini yoğun bir şekilde yaşayan bir takımda ise ağır antrenmanlara dair tepki daha kabullenir şekilde olabiliyor.

4 hafta sonunda da aslında bunu gördük.

Kızılyıldız, EuroLeague’de sırasıyla LDLC Asvel, ALBA Berlin, Maccabi Playtika Tel Aviv ve Virtus Bologna’yı mağlup ederek üst üstte 4 galibiyet aldı. Üstüne ABA Liga derbisinde en büyük rakipleri Partizan’ı mağlup etti. Tabii aklınızdan Kızılyıldız’ın rakiplerinin görece daha dişlerine göre olduğu fikri geçebilir. Haklısınız da ama sadece skor etkisinden çıkmak gerekiyor.

Kızılyıldız, Ivanovic öncesinde sahada ne yaptığı belli olmayan, rollerin oturmadığı ve Nedovic, Vildoza, Bentil ve Petrusev gibi oyuncuların istatistik kastığı bir takım görüntüsündeydi. Yavaş tempoyu tercih ederek pozisyon sayılarını düşürmelerine rağmen savunmadaki performansları da kabul edilebilir değildi.

Ivanovic kısa sürede bunu değiştirdi.

Hücumda hala çok verimli bir takım olmamalarına rağmen pozisyon pozisyon savaşarak bu 4 maçlık seriyi yarattı. Özellikle iç sahada taraftarlarını da arkalarına alarak rakiplerini sertlikle bastırdılar. Üstelik bunu birçok maçta geride olmalarına rağmen başardılar. Bu önemli bir zihniyet değişimi çünkü Kızılyıldız gibi sezona kötü başlayan takımların maç içerisinde geriye düştüğünde dağılması daha kolay olur ama Ivanovic’le birlikte Sırp ekibi, maç içerisinde hiç dağılmadı. Aksine maç sonlarında psikolojik olarak ağır basan taraf hep onlar oldu.

Keza Ivanovic öncesinde Kızılyıldız’da bırakın rollerin dağılmasını maç öncesi kimin oynayacağı bile bir muammaydı. Karadağlı koçla birlikte ise bu değişti ve kimin ne kadar süre alacağı, sahada nasıl bir role sahip olacağı belli oldu.

Sezonun devamında Kızılyıldız’ın daha güçlü rakipler karşısında zorlanması elbette normal. Sonuçta yetenek tavanlarının yetmediği takımlar da olacaktır. Keza yeni bir koçun oyunculara her zaman fazladan bir enerji getirdiği de bir gerçek. Sezonun devamında bu enerjinin düşmesini de bekleyebiliriz.

Fakat şu bir gerçek; Ivanovic öncesinde Kızılyıldız ne yaptığı belli olmayan sonunculuğun en büyük adayıydı. En azından bu kötü giden momentumu kırdılar ve playoff için görece yarışmacı bir hale geldiler.

Transferle Birlikte Yükseliş

bacon

Momentumu değiştirmek için bazen koç değişikliği değil de yeni bir oyuncunun takıma katılması da etkili olabiliyor.

Panathinaikos, geçtiğimiz sezon kulüp tarihinin en kötü yılını geçirdikten sonra bu sezona çok daha iddialı bir şekilde başladı. Yaz döneminde bence ligin en az hakkı verilen koçlarından Dejan Radonjic takımın başına getirildi.

Açıkçası bu belki de son 5 yıldaki en doğru kararlarıydı. Belki kulübün geçmişini kullanarak daha isimli bir koç getirebilirlerdi ama Radonjic gibi düşük bütçede, yerel oyunculu ağırlıklı kadrolarda çalışmayı bilen iyi bir koçu bulamazlardı.

Yine de bu hamle ve geçen sezona göre daha yetenekli bir kadro kurmaları bile Panathinaikos‘un sezona iyi başlamasını sağlamadı.

Sezon başındaki Panathinaikos, içeride rekabetçi olsa da özellikle deplasmanda çok çabuk dağılan bir takım görüntüsündeydi. Yetenekli ellere rağmen takım içerisinde hiyerarşinin oturmaması, savunmadaki problemleri ve uzun rotasyonunun yetersizliği onların ilk 6 haftada 5 yenilgi almasına sebep oldu.

Panathinaikos yönetimi ise doğru bir kararla bu kötü gidişatı Radonjic’i göndermek yerine kadroya takviye yaparak durdurmayı tercih etti.

Açıkçası bu tercihleri doğruydu ama tercihi yaptıkları oyuncu hakkında şüphe vardı. Radonjic’in kendisi bile Dwayne Bacon yerine uzun rotasyonuna bir hamleye ihtiyaçları olduğunu söyledi. 4 numarada ellerinde sadece Derrick Williams olduğunu düşünürsek bu çok da haksız bir söylem değil.

Fakat basketbol değişik bir oyun ve bazen kafanızda uyuşmayan şeyler sahada uyuşabiliyor.

Dwayne Bacon’ın takıma katılmasıyla birlikte hücumda seviye atlayan Panathinaikos, 5 maçta 4 galibiyet alarak playoff potasına doğru yükseldi. İçeride Cazoo Baskonia, Virtus Bologna ve LDLC Asvel’i mağlup etmeleri çok sürpriz değildi ama son hafta bu sezon kendi evinde hiç kaybetmeyen Zalgiris Kaunas’ı yenmeleri onlar adına çok önemliydi. Bu takımın zorlu bir deplasmanda da ayakta kalabileceğini gösterdi.

Peki Bacon’ın gelişi nasıl böyle bir etki yarattı?

Kağıt üstünde baktığımızda Panathinaikos’un Paris Lee, Nate Wolters, Marius Grigonis ve Mateusz Ponitka gibi hem kendi hem de takımı için yaratabilecek oyuncuları vardı ama bu 4 oyuncu arasında bir rol dengesi bulmakta çok zorlandı Yunan ekibi.

Şöyle ki, takımın ana skorerin kim olacağı, kimin hangi rolde takımı sürükleyeceği belirsizdi. Kendi skorunu ön plana koyan Bacon ise en basitinden bu dengeyi takıma oturttu. Sahada olduğu anlarda onun birinci skorer olması, takım içerisinde bir düzen yarattı.

Bunun üstüne Amerikalı forvetin çok formda bir şekilde Panathinaikos kariyerine başlaması da işlerini kolaylaştırdı. 6 maçta 18.5 sayı ortalaması tutturan Bacon, ilk 7 haftada zaman zaman skor bulma konusunda problem yaşayan Panathinaikos’a yeni bir nefes getirdi.

Bacon’ın neler yapabileceğini az çok geçen sezon Monaco macerasında gördük ama takımın ana sürükleyicisi olarak bu kadar üst seviyede katkı vermesi de Panathinaikos için bu transferi doğru hale getirdi.

Tabii Derrick Williams’ın beklentilerin üstündeki performansı da bu transferi mantıklı kıldı. Yeteneklerine rağmen daha önceki takımlarında verimsiz bir görüntü çizen D-Will, Panathinaikos’un agresif yapısıyla birlikte sahada beklentilerin çok üstünde bir katkı sundu. Daha da önemlisi bu katkıyı istikrarlı bir şekilde verdi. Bu da Panatinaikos’un 4 numaradaki sorunlarını şimdilik göz ardı etmesini sağladı. Şimdilik diyorum çünkü D-Will’in tüm sezon böyle gitmesi bana çok olası gelmiyor. Üstelik sadece 1 oyuncuyla tüm sezonu böyle geçmek çok kolay da değil.

Yine de Panathinaikos’un Bacon transferiyle birlikte çok daha tehlikeli bir takım olduğu ve sezon başındaki playoff beklentisi için yarışabileceğini gördük.