by Semih Tuna / info@eurohoops.net
Eurohoops Türkiye’yi YouTube’da takip etmek için tıklayın!
Eurohoops Türkiye’yi Instagram’da takip etmek için tıklayın!
Geçtiğimiz sezon uzun bir aranın ardından Basketbol Süper Ligi’ne geri dönen Trabzonspor, başarılı bir geri dönüş yılını geride bıraktı. Adını Playoff’a yazdırmayı başaran bordo mavili ekip, bu sayede yeni sezonda ülkemizi FIBA Basketbol Şampiyonlar Ligi’nde temsil etmeye hak kazandı.
Trabzonspor’un tecrübeli başantrenrörü Selçuk Ernak, yeni sezon vakti yaklaşırken Eurohoops’a özel geniş ve kapsamlı bir röportaj verdi.

Eurohoops: İlk sezonunuzda 19 galibiyet alıp doğrudan Playoff’a kaldınız. Artık rakipleriniz de sizi Basketbol Süper Ligi’ne yeni çıkmış bir takım olarak görmeyecek. İkinci sezona girerken bu beklenti değişimi sizin için nasıl bir meydan okuma yaratıyor?
Selçuk Ernak: Geçen sezon hepimizi tatmin eden, beklentilerin üzerinde bir sezon geçirmemiz, bizim için bir standart oluşturdu. Şehrimizin de, kulübümüzün de Trabzon’da oynanan basketboldan, Trabzonspor Basketbol Takımı’ndan memnun olması için geçen senenin üzerine bir adım daha koymamız gerektiğini düşünüyoruz.
Bu da omzumuza bir sorumluluk yüklüyor. Artık Trabzonspor basketbol haritasında olduğu için hem oynayacağımız FIBA Basketbol Şampiyonlar Ligi’nde hem de Türkiye Ligi’nde geçen seneye göre daha zorlu rakiplerle karşılaşacağımızın farkındayız. Rakipler artık size daha hazırlıklı geliyor, sizi daha ciddiye alıyor ve sizinle ilgili daha fazla önlem düşünüyor.
Biz de bu zorluklarla başa çıkabilmek için daha geniş, daha yetenekli ve daha atlet bir takım kurmaya çalıştık.
Eurohoops: Geçen sezon özellikle hücum tarafında istediğinizi aldığınızı, tempodan memnun olduğunuzu ancak savunmada dönem dönem istediğiniz seviyeye ulaşamadığınızı söylemiştiniz. Bu sezon daha fiziksel ve daha savunmacı bir kadro kurdunuz. Peki bunu yaparken geçen yılki hücum temposunu nasıl korumayı planlıyorsunuz?
Selçuk Ernak: Geçen sezonun çok büyük bir bölümünde dar bir kadroyla oynadık. Bunun avantajları da var, dezavantajları da. Rol ve sorumluluk dağılımı açısından faydası oluyor. Oyuncular o gün maçta kendilerini nasıl dakikaların ve nasıl sorumlulukların beklediğini daha net biliyorlar.
Ama diğer taraftan herhangi bir hastalıkta, sakatlıkta ya da bir oyuncunun performans veremediği bir günde başka takımlara göre çok daha fazla etkileniyorsunuz. Öncelikle bu durumda kalmamak için kadromuzu daha geniş tutmak istedik. Çünkü bu sezon iki kulvarda oynayacağız. Geçen sene tek kulvarda oynayan bir takımdık.
Hücum tarafına gelirsek, geçen sezon takımımızın benim beklentilerimi aştığını düşünüyorum. Hem fast break ve transition’da attığımız sayılar, hem de yarı saha üretimimiz açısından… Çok özel oyunculara sahiptik ve onların bütün sezon boyunca performans vermesi sayesinde iyi bir hücum takımı olduk.
Bu, hücumumuzun çok çeşitli olduğu ya da her zaman göze çok güzel geldiği anlamına gelmiyor. Ama rakamsal olarak baktığımızda, özellikle benim beklentimin üzerinde bir sezon geçirdik.
Savunmada ise başta sakatlıklar ve kadromuzun dar olması nedeniyle istediğim kaliteye ve mücadele seviyesine erişemedik. Beni daha önce takip edenler bilir; çalıştırdığım takımlar mücadele, temaslı basketbol ve defansif rakamlar açısından hep ligin üst sıralarında yer almıştır.
Geçen seneki takımımız böyle değildi. Tabii basketbol sürekli başka bir şeye evriliyor, dolayısıyla eski rakamlarla karşılaştırmak da çok doğru değil. Ama yine de bu sezona, “Bizim takımımız savunmada daha iyi olmalı” düşüncesiyle girdik.
Hem bireysel hem takım savunması açısından, hem de bunu yapabilecek fiziksel özelliklere sahip olmak için ekibimiz dersini bu şekilde çalıştı ve kadroyu buna göre oluşturduk.
Eurohoops: Geçen sene farklı bir kadronuz vardı, bu sene farklı bir kadronuz var. Banvit, Sakarya, Darüşşafaka, Anwil… Hepsinde farklı bütçelerle ve farklı beklentilerle çalıştınız. Bugünkü Selçuk Ernak, sistemi elindeki oyunculara adapte etmeye mi daha çok inanıyor, yoksa kendi basketboluna uygun oyuncuları seçmeye mi?
Selçuk Ernak: Aslında ilk söylediğiniz seçeneğe daha yakınım. Tabii bu ikisi biraz birbirinin içine giriyor. Kafanızda bir basketbol var ve bunun için getirebildiğiniz en iyi parçaları getiriyorsunuz.
Ama oyuncu transfer etmek raftan bir ürün almak gibi değil. Bir oyuncuyu belli bir özelliği için alıyorsunuz ama o oyuncu size başka meziyetlerle de geliyor. Bunlar hücumda da olabilir, savunmada da.
O zaman kafanızdaki şeyi oyuncuya göre adapte edebiliyor ya da genişletebiliyorsunuz. Dolayısıyla, “Benim kafamda bir basketbol var, o basketbolu oynayabilecek oyuncuları getirelim ve sadece onu oynayalım” şeklindeki katı yaklaşımın artık geçerli bir antrenörlük anlayışı olduğunu düşünmüyorum.
Bu tarz esneklikler ve çözüm arayışları olmazsa antrenörlüğünüz geriye gider. Ben böyle düşünüyorum ve böyle olmamak için çalışıyorum.
Mesela savunması için aldığımız bir oyuncu hücumda hesap etmediğimiz birtakım ekstralar getiriyorsa, onun iyi özelliklerinden faydalanabilmek için hücumumuzu veya sistemsel alışkanlıklarımızı değiştirebiliriz.
Sonuçta bizim görevimiz, bir araya getirdiğimiz takımdan alabileceğimiz en yüksek verimi almak.
Başlangıçta kafanızda bir plan olabilir ama dediğim gibi, bir ürün almıyorsunuz. İnsanların farklı özellikleri var. Kimisi karakter olarak bir şey katıyor, kimisi savunmada, kimisi hücumda ekstra getiriyor. Kim ne getiriyorsa onu aynı potanın içinde eritmek bizim birinci amacımız.
Eurohoops: Biraz da kadro yapılanması üzerinden basketbol fikirlerinize gelelim. Isaiah Canaan gibi topsuzken bile savunmanın sürekli dikkat etmek zorunda olduğu bir şutöre sahip olmak, hücumunuzda geçen seneye göre neleri değiştirebilir?
Selçuk Ernak: Geçen sene topsuz basketboluyla bize katkıda bulunabilecek bir oyuncumuz vardı.
Bu sene ise sadece Isaiah Canaan değil, Yiğit Arslan’ın da olması ve geçen seneden Akwasi Yeboah’nın devam etmesiyle elimizi farklı pozisyonlarda genişlettik.
Bu tarz oyuncular, oyunları ve şut tehditleriyle hem spacing açısından hem de birden fazla savunmacının işe dahil olmasını gerektirdikleri için diğer oyunculara fırsatlar yaratıyor.
Geçen seneden en büyük farkımız şu: Genelde topu yere vuran, topu teslim ettiğimiz oyuncuların yarattığı pozisyonlarla sayı bulan ve onların diğer oyunculara servis yapmasını bekleyen bir takımdık.
Bence bu sezon çok önemli bir eksiği kapattık. Çünkü bahsettiğimiz oyuncular sadece sayı atarak sonuç alan isimler değil. Oyun görüşleri ve basketbol bilgileri yüksek, pas kaliteleri iyi ve pas vermekten kaçınmıyorlar. Etrafındaki isimleri daha iyi oyuncular haline getirme potansiyeline sahipler. Hem Yiğit, hem Canaan, hem de Yeboah.
Onları sistemimizin içerisinde bu şekilde değerlendireceğiz.
Eurohoops: En çok ses getiren transferiniz ise Xavier Tillman. Çok kısa süre önce NBA’de şampiyonluk yaşadı. Kariyerinin bu noktasında Trabzonspor’u tercih etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Onu buraya getirmeyi mümkün kılan en önemli faktörler nelerdi?
Selçuk Ernak: Xavier geçen sezon arzu ettiği kadar basketbol oynayamayan ve birtakım sağlık problemleri yaşayan bir oyuncu.
Ben daha önce bunun benzerini Isaiah Canaan için de söylemiştim. Böyle bir dönem yaşamamış olsa bizim transfer marketimizin içine dahil olabilecek bir oyuncu değil. NBA’den Avrupa’ya geleceğini de düşünmüyordum.
Üstelik bu sene de NBA’den, çok tercih etmediği rollerde teklifler vardı. Çünkü Tillman 27 yaşında. 37 yaşında bir NBA veteranı değil. NBA’e ait olduğunu ve NBA’de bir geleceği olduğunu düşünüyor.
Bu dönemde kendisini gösterebileceği doğru bir proje arıyor olması bizim için büyük şans oldu. Ben de ona, arzu ettiği seviyeyi yeniden yakalama konusunda nasıl yardımcı olabileceğimizi doğru anlattığımı düşünüyorum.
Onun ve Canaan’ın transferinde, daha önce Shaq Harrison ile anlaşmış olmamız da çok önemli bir faktördü. Shaq’ın sosyal network’ü çok geniş, çok saygın bir oyuncu. Onun bizimle anlaşmasının, diğer oyuncuları Trabzon’a gelme konusunda ikna etmemize mutlaka faydası oldu.
Tillman da çok net bir kafa yapısıyla bizimle oynamak istedi. Bütün sezon boyunca çıkışı olmayan, kapalı bir kontratı var. Bütün seneyi burada geçirip önümüzdeki sezon seçeneklerini değerlendirmek istiyor.
Gelir gelmez ailesiyle beraber geldi. Çok güzel bir evde, çok mutlu bir sezon geçireceğini ümit ediyorum.
Eurohoops: Tillman kariyerinin büyük bölümünde yıldız oyuncuların yanında tamamlayıcı bir rol üstlendi. Burada ise muhtemelen daha merkezi bir rolü olacak. Sizce onun oyununda bugüne kadar çok fazla görmediğimiz neleri göreceğiz?
Selçuk Ernak: Tillman’ı bazı insanlar akıllı ve oyunu akışkan hale getirebilecek bir dört numara olarak tarif ediyor. Bazıları ise topu yere vurabilmesi, potadan uzak pozisyonlarda oyunu hazırlayabilmesi ve diğer oyunculara pas verebilmesi üzerinden değerlendiriyor.
Beni etkileyen şeylerden biri, ceza alanı dışında topu verdiğinizde ya da gardlarla oyuna şekil vermek istemediğiniz anlarda oyuna katabileceği boyut.
Kendi pozisyonunda diğer oyuncular için gerçekten pozisyon yaratabiliyor ve bu servisi yapabiliyor. Bu zaten onun oyununun doğal bir parçası.
Aynı zamanda kendisi potaya gidebiliyor. Potaya gitmek ya da sayı pozisyonu bulmak için başka birinin yardımına ihtiyaç duymadan bunu yapabilmesi benim için en etkileyici özelliklerinden biri.
Biz de Tillman’ı bu şekilde kullanacağız. Ayrıca NBA’de çok fazla faydalanılmadığını düşündüğüm, belki de ona bu konuda yeterince sıra gelmeyen ciddi bir dış şutu var.
Geldiğinden beri bu konu üzerinde çok çalışıyoruz. Umarım bu da onun oyunculuğunun kamuoyunda farklı şekilde tarif edilmesini sağlar.
Eurohoops: Tillman’ın savunmada bu kadar farklı coverage’larda oynayabilmesi, maç içerisinde planınızı değiştirme konusunda size nasıl bir özgürlük sağlayacak?
Selçuk Ernak: Biz onu iki pozisyonda da kullanmak istiyoruz. Ama iki pozisyonda kullanabilmenin benim için tek bir geçerli yolu var: O pozisyonları savunabilmesi.
Dört numaraları savunmak onun için çok büyük bir problem olmayabilir. Çünkü NBA seviyesinde bir atlet ve müthiş kuvvetli bir vücudu var.
Fakat özellikle bizim savunma sistemimizde dört ya da beş numara oynuyorsanız, kısalarla baş başa kaldığınızda onların savunmasını da çözmeniz gerekiyor.
Geldiğinde bunu kendisiyle paylaştım ve şunu söyledim: “Bu pozisyonlara NBA seviyesinde atlet guardlarla karşı karşıya kalarak maruz kaldın. Avrupa’daki guardları mutlaka durdurabilecek kafa yapısında olman lazım.”
Bunu yapabilirse hem rotasyon konusunda hem de birlikte sahaya çıkarabileceğimiz beşler açısından bize ekstra bir değer katacak.
Tek bir pozisyonu savunmakta zaten problemi olmaz. Ama onu dört numarada oynatıp kısalarla eşleştiğinde de istediğimiz performansı alabilirsek bizim elimizi çok rahatlatacaktır.
Eurohoops: Canaan ve Tillman’ın transferlerinde Shaq Harrison’ın buraya gelmesinin önemli olduğunu söylediniz. Peki Shaq Harrison’ı Trabzon’a nasıl getirdiniz? EuroLeague’de ciddi süreler alan bir oyuncu Basketbol Şampiyonlar Ligi seçeneğini her zaman düşünmeyebiliyor. Onu nasıl ikna ettiniz?
Selçuk Ernak: Tabii tek talibi biz değildik. Onu isteyen çok takım vardı.
Öncelikle Trabzon’da yapmaya çalıştığımız şey sadece geçen seneden ibaret değil. Takımın TBL’de oynadığı sezondan beri ortaya konulan projenin etkileyici olduğunu düşünüyorum.
Tecrübeniz ya da gelir düzeyiniz ne olursa olsun, oyuncu veya antrenör olarak kariyer planınızın içerisinde isteyebileceğiniz bir proje.
Benim buraya gelme sebebim de zaten bu. Cömert Küce’nin bu projeyi bana anlatması ve benim bunca sene sonra hâlâ eski heyecanlarımı canlı tutabilmem sayesinde buradayım.
Bence Shaq Harrison için de benzer bir durum oldu. Menajerlerinin, “Biz onu neden istiyoruz? Onunla beraber nereye gitmek istiyoruz? Bu proje bir sene mi, iki sene mi, üç sene mi sürebilir? Bunun sonunda ona ne getirebilir?” gibi konuları doğru ve dürüst şekilde ifade edebilmesi sayesinde öne çıktığımızı düşünüyorum.
Çünkü bizim bu oyunculara ayırdığımız bütçeleri ayırabilecek birçok takım var. Bir de zamanlama açısından çok doğru bir hamle yaptık. Eğer onunla ilgili hamlemizi 10-15 gün geciktirmiş olsaydık bence bu şansımız olmayabilirdi.
Eurohoops: Belki de bütün transfer pazarınızı etkilerdi.
Selçuk Ernak: Mutlaka etkilerdi. Çünkü iki numara ya da combo guard pozisyonu zor bir pozisyon.
Özellikle o pozisyondaki oyuncunun takıma sınıf atlatmasını, ekstra kalite getirmesini istiyorsanız gerçekten çok fazla seçeneğiniz yok.
Bir sürü takımla ve şehirle yarışıyorsunuz. Bu noktada bizim de avantajlarımız ve dezavantajlarımız var.
Shaq, “Ben EuroLeague’de ciddi dakikalar oynadım. EuroLeague’de oynamazsam basketbol kariyerimde geri adım atmış olurum” kafa yapısında bir oyuncu değildi.
Bence bu özel bir mentalite. Çünkü böyle düşünen birçok oyuncu var ve onları eleştirmiyorum. Tabii ki böyle hissedebilirler ya da böyle teklifleri reddedebilirler.
Ama Shaq böyle düşünmedi ve bu sayede onunla imzaladık. Onunla imzalamamız diğer transferler açısından gerçekten “Burada bir şeyler oluyor” mesajını verdi.
Yiğit Arslan da bence aynı şekilde buraya katıldı. Bunlar çok saygın isimler. Böyle oyuncular bir kulübe gelmeye karar verdiğinde diğer oyuncular, özellikle ilişkide oldukları isimler, “Sen neden böyle bir karar verdin?” diye soruyor.
O noktada benim veya menajerinin anlatmasından farklı bir şey ortaya çıkıyor. Oyuncu doğrudan oyuncuya soruyor: “Neden bu şehri kabul ettin? Neden bu koç için oynamak istiyorsun? Neden bu kulübe geldin? Burada ne bekliyorsun?”
Sonuçta marketten ürün almıyorsunuz. “Parasını ver, ihtiyacın olanı al” gibi bir durum yok. Bunlar insanların hem kendilerinin hem de ailelerinin geleceğini etkileyen kararlar.
Dolayısıyla Shaq’ın gelişi bizim için diğer transferlerin de kapısını açtı.

Eurohoops: Biraz da basketbola bakış açınıza geçelim. Bu sezon Avrupa’da oynayacaksınız. Daha az idman ve daha az hazırlık süresi olacak. Bu yoğun takvim koçluk tarafında sizi nasıl değiştiriyor? Haftada bir maç oynadığınız düzene göre nelerden vazgeçmek zorunda kalıyorsunuz?
Selçuk Ernak: Ben bu yoğun programı daha çok seviyorum. Kişisel olarak artık bunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Eurohoops: Oyuncular da mı?
Selçuk Ernak: Bence oyuncular da daha çok seviyor. Kesinlikle daha fazla maç oynamayı tercih ediyorlar.
Ayrıca yoğun program içerisinde dikkatlerinin ve kendilerini hazırlama konusundaki özenlerinin daha yüksek olduğunu düşünüyorum.
Haftada bir maç oynadığınızda bazı lüksleriniz oluyor. Maç bittikten sonra tamamen dinlenebiliyor, oyuncular kendilerine daha fazla zaman ayırabiliyor. Bu sezon o kadar olmayacak.
Seyahatlerin getirdiği bir yorgunluk ve zorluk da var. İstanbul üzerinden seyahat etmek zorunda kalacağımız için maçlara aktarmalı gitmek durumunda olacağız. Anlamsız saatlerde evimize döneceğiz, anlamsız saatlerde yola çıkacağız.
Bir de geçen sezon tek bir maç için üç-dört gün video toplantıları yapma, antrenmanların içerisinde rakibe hazırlanma lüksüne sahiptik.
Şimdi ise temellerimizi o kadar iyi oturtmalıyız ki bir, bir buçuk ya da iki günlük müdahaleler, toplantılar ve hazırlıklarla o sağlam temelin üzerine rakibe özel hazırlığımızı koyabilelim.
Dediğim gibi, ben bu kısmını daha çok seviyorum ama beraberinde getirdiği zorluklar da bunlar.
Eurohoops: Avrupa basketbolunda oyun stillerinin giderek birbirine yaklaştığını düşünüyorum. Özel, sıra dışı bir kimlik yaratmak belki 10-15 yıl öncesine göre daha zor. Yine de Avrupa’da farklı basketbol stilleriyle karşılaşacaksınız. Bir koç için daha zor olan hangisi: Kendi sisteminden mümkün olduğunca taviz vermeden rakibe hazırlanmak mı, yoksa bazı maçlarda rakibe göre kendi sisteminden uzaklaşmayı kabul etmek mi?
Selçuk Ernak: Daha kolay olan, kendi sisteminizden uzaklaşmamaktır. Özellikle bizim gibi yoğun takvimlerde ya da EuroCup ve EuroLeague gibi bizden daha ağır takvimlerde oynuyorsanız bu tabii ki daha kolay.
Ama başarılı olmak için diğerinden tamamen uzak duramazsınız. Rakibe göre birtakım değişiklikler yapmanız gerekiyor.
En iyi örneğini playoff’lardan verebiliriz. Aynı takımla üst üste oynuyorsunuz. Aynı kitabı her gün okuyup farklı bir hikâye bekleyemezsiniz. Başka bir sayfa, başka bir hikâye yaratacak çözümleri ve fikirleri masaya getirmeniz gerekiyor.
Bunu yapmadan iyi bir takım veya iyi bir koç olmak mümkün mü?
Dolayısıyla ikisinin birleşimi gerekiyor. Keşke kendi kurduğunuz sistemle herkese karşı oynayıp üstünlük sağlayabilseniz ama bu mümkün değil.
Sağlam bir sistem kurup onun üzerine gerekli değişiklikleri eklemek bence en sağlıklısı.
En azından Basketbol Şampiyonlar Ligi size bunu yapabilecek zamanı veriyor. Galip geldikten sonra mutluluğunuzu yaşayacak, kaybettikten sonra üzülecek vaktiniz oluyor.
Diğer turnuvalar ise bence duygularınızı yaşamanıza bile izin vermiyor. Soyunma odasına girdiğiniz anda öbür maç başlamış oluyor.
Bu da bambaşka bir kafa yapısı, zihinsel güç ve kalite gerektiriyor. Sadece fiziksel olarak sağlıklı ve güçlü olmanız yetmez. O tempoyu kaldırabilecek bilgiye, basketbol kültürüne ve zihinsel güce sahip değilseniz bu seviyedeki profesyonellik size çok uzak demektir.
Bu antrenörler için de oyuncular için de geçerli. Genel olarak bütün camia için böyle.
Ama işin zevkli kısmı da bu. Biz yarışmacı insanlarız. Maçlar için yaşıyoruz. Dolayısıyla ne kadar çok maç varsa bizim için o kadar iyi.
Tabii her zaman o yükü kaldırabilecek kadronuz, amaçlarınız veya bütçeniz olmayabilir. O zaman çok zor günler yaşayabilirsiniz. Ama bu imkânlara sahipseniz dünyada yapılabilecek en güzel işi yapıyoruz.
Eurohoops: Geçen sezon da kadroda tecrübeli oyuncular vardı ama bu sezon sayıları daha fazla. Kadronun tecrübe seviyesi arttıkça bir koçun soyunma odasındaki rolü veya oyuncularla iletişim biçimi değişiyor mu?
Selçuk Ernak: Yüzde 100 değişiyor. Kesinlikle hayat kolaylaşıyor.
Ama bunu sadece tecrübeyle de bağlamıyorum. Biz takımımızı kurarken karakterler ve doğru karakterleri bir araya getirmek üzerine çok çalışıyoruz. Bu, aylar süren bir çalışma.
Bizim için transfer haziran ortasında başlayıp temmuz sonunda biten bir süreç değil. Bütün sene devam ediyor. Hatta yıllar boyunca biriktirdiğiniz bilgiler, kurduğunuz ilişkiler, takip ettiğiniz oyuncular ve takımlar bunun parçası.
Tecrübeli oyuncularınız varsa ve bunlar aynı zamanda iyi örnek olan, iyi karakterli oyuncularsa soyunma odasında kontrol delisi olmanıza gerek kalmıyor.
Bir sürü küçük, günlük, tatlı-sert problem size ulaşmadan çözülüyor. Ağabey-kardeş ya da tecrübeli-tecrübesiz oyuncu ilişkisi içerisinde bunlar hallediliyor.
Takımınız çok fazla oyuncu değiştirmediyse basketbolun temellerini öğretmek için harcadığınız süre de kısalıyor.
Çünkü tecrübesiz bir takım kurduğunuzda veya dokuz oyuncunuz değiştiğinde, ağustosun ortasında sil baştan en temel şeylerden başlamanız gerekiyor. Herkes başka alışkanlıklardan, başka bilgi birikimlerinden ve başka inanışlardan geliyor.
Onları aynı potada basketbol oynatabilmek ve başarılı kılabilmek için belli temeller koyup bunları herkese baştan öğretmeniz gerekiyor.
Tecrübe arttıkça bu ihtiyaç azalıyor ve antrenörün işi kolaylaşıyor.
Bir de tecrübeli ve karakterli oyuncularla bir araya geldiğinizde… Ben oyuncularla sahici ilişkiler kurmaya çok inanıyorum. Hep de böyle oldu.
Bu ilişkiyi kuramayacağım insanları, ne kadar iyi oyuncu olurlarsa olsunlar, takıma getirmiyorum.
Oyunculara her zaman şunu söylüyorum: “Kendi ailemle yemek masasına oturtamayacağım kimseyi bu takıma almam.”
Ne kadar iyi atlet, ne kadar iyi skorer ya da ne kadar iyi basketbolcu olduğu fark etmez.
Böyle olduğunda hem ilerlememiz hem birbirimize kendimizi ifade etmemiz hem de beraber aynı hedefe bakabilmemiz kolaylaşıyor.
Ben buna inanıyorum ve antrenörlük hayatımı da böyle geçiriyorum.
Eurohoops: Antrenörlüğe ilk başladığınız dönemdeki Selçuk Ernak ile bugünkü Selçuk Ernak arasında basketbola bakış açısından en önemli fark ne? Örneğin eskiden çok inandığınız ama bugün artık inanmadığınız bir fikir var mı?
Selçuk Ernak: İlk başladığım dönemlerde birçok önemli isme asistan koçluk yaptım. Çok önemli takımlarda çalıştım ve altyapılarda çok fazla vakit geçirdim.
O zamanlar, bugün rahatlıkla hata olarak ifade edebileceğim gereksiz bir sertlik ve disiplin peşindeydim.
Başantrenörlüğümün ilk üç senesinde gerçekten bu tarz bir antrenörlük yapmaya inanıyordum.
Daha önceki röportajlarda da anlatmışımdır; 2010’dan 2012 Olimpiyatları’nın sonuna kadar Çin Milli Takımı’nda Amerikalı koç Bob Donewald Jr.’ın asistan koçluğunu yaptım.
Ondan “oyuncu koçu” konseptinin aslında ne olduğunu ve bunun bir antrenörün hayatına, takımın işleyişine nasıl oturtulabileceğini öğrendim.
Ondan sonra antrenörlüğüm başka bir şeye evrildi. Oyuncularla ilişkilerim, oyuncu tercihlerim, sezon içerisindeki günlük veya dönemsel reaksiyonlarım değişti.
İyi ki böyle bir fırsatım olmuş. Başantrenörlük kariyerimin erken dönemlerinde böyle bir değişimin gerekli olduğunu görmüş olmam ve önümde iyi bir örnek bulunması benim için büyük şans.
Teknik açıdan bakarsanız da bugün üç sezon öncesinden farklı koçluk yapıyorum. Üç sene önce de ondan üç sene öncesine göre farklı bir basketbol oynatıyordum.
Basketbol o kadar hızlı evriliyor ki buna ayak uydurmazsanız oyunun dışında kalacağınız veya başarısız olacağınız bir gerçek.
Öbür taraftan, bir önceki soruda da vardı; organizasyonlar ve oynanan basketbol birbirine benziyor.
Türkiye Ligi’nin bir kıvamı var ve takımların benzer yaptığı şeyler var. EuroLeague’de de öyle. Mutlaka bu sezon oynayacağımız BCL’in de kendine özgü dinamikleri var.
Ama zaten bunların içerisinde yaratabildiğiniz farkla ayrışıyorsunuz. Ya öne çıkıyorsunuz ya da geride kalıyorsunuz.
Bence işin güzel tarafı bu. Herkes birbirine benzerken siz bir şeyi farklı yaptığınızda bu sizi öne çıkarabiliyor ve başarı getirebiliyor.
Biz de bunun peşine düşüyoruz.
Eurohoops: Oyuncuları yönetmek 15 yıl öncesine göre ne kadar farklı? Yeni jenerasyon sizi oyuncularla iletişim biçiminizi değiştirmeye zorladı mı? Sonuçta sadece sizin bakış açınız değil, 15-16 yıl önceki oyuncu jenerasyonuyla bugünkü jenerasyon arasında da ciddi farklar var.
Selçuk Ernak: Tabii ki. Aslında sorunuzun içinde cevabın bir kısmı da var.
Dünyada ve Türkiye’de zaman değişti. Bizim ilk başantrenörlük yaptığımız dönemlerdeki oyuncuların eğitim seviyesi, aile ve kültür yapıları, sosyal olarak bulundukları yer ve ulaşmak istedikleri noktayla bugünün gençleri arasında çok ciddi farklar var.
Her sene takımımızda çok genç oyuncular oluyor. 17, 18, 19 yaşında, önlerinde koca bir basketbol hayatı olan oyuncular… Ve her sene gelen jenerasyon bir öncekinden farklı oluyor.
Bu sadece yaşam tarzıyla ilgili değil. İnternetin, sosyal medyanın ve modern dijital hayatın içinde büyümelerinin yanında eğitim açısından da ciddi bir değişim var. Bizim eğitim aldığımız veya genç koçken çalıştırdığımız oyuncuların aldığı okul eğitimiyle bugünkü oyuncuların aldığı eğitim birbirinden çok farklı.
Bu nedenle aile içerisinde alınan eğitim, amiyane tabiriyle aile terbiyesi bizim için çok daha önemli hale geldi.
İnsanlarla nasıl iletişim kuracağını, nasıl oturup kalkacağını, nasıl hitap edeceğini bilen; bir masada nasıl yemek yenileceğini bilen; kendisini ifade ederken nasıl soru soracağını ve nasıl cevap vereceğini muhakeme edebilen; iki cümleden ya da mesajlaşmadan daha uzun iletişim kurabileceğimiz, basketbol dışında da ilişkiler ve konular geliştirebileceğimiz oyuncuların yüzdesi giderek azalıyor.
Tecrübeli antrenörlerle oyuncular arasındaki yaş makası da açıldığı için bu durum giderek zorlaşıyor.
Benim bu konuda bir şansım var. İki çocuğum var. Altyapıdan koptuğum dönemlerde bile oğlum basketbol oynadığı, kızım da genç yaşlarda olduğu için yeni jenerasyonları takip edebildim.
Böyle bir fırsatı olmayan bir antrenörün davranışlar, alışkanlıklar veya eğitim düzeyi açısından oyuncularla ortak bir şey paylaşması her geçen yıl daha da zorlaşıyor.
Çok kariyerli, çok başarılı, son 30 yılda Avrupa’da büyük saygı görmüş ve dünyanın en önemli kupalarını kazanmış antrenörlerin bile bu konuda zorlanmaya başladığını görüyoruz.
Dolayısıyla ya yeni gelen jenerasyonun kafasını anlamanız ve onlara nasıl faydalı olabileceğinizin yolunu bulmanız gerekiyor ya da bu makas açıldıkça işin dışında kalıyorsunuz. Bunun antrenörler için ekstra bir mesai alanı olması şart.
Biz zaten insanları sevdiğimiz, insanlarla çalışabildiğimiz ve bunu becerebildiğimiz için bu mesleği yapıyoruz. Ama bunu sürdürebilmek için sürekli beslenmeniz gerekiyor.
20 yıllık bir profesör bile kongreleri, teknolojiyi ve yenilikleri takip etmezse başarısını koruyamaz. Ben bunu da antrenörlük mesleğinde sürekli beslenmesi gereken alanlardan biri olarak görüyorum.
Eurohoops: Altyapılarda uzun yıllar çalıştınız, aynı zamanda Çin ve son olarak Anwil gibi yurt dışı deneyimleriniz oldu. Bütün bu yılları düşündüğünüzde, Türkiye’de oyuncu ve koç yetiştirme konusunda en fazla geliştiğimiz alan sizce ne? Hâlâ en fazla geride olduğumuz konu hangisi?
Selçuk Ernak: Bu bence bütün sektörün sorumluluğunda olan, herkesin paydaş olduğu bir konu.
İyiye giden tarafı söyleyeyim: Artık bilgiye ulaşmak çok kolay. En ücra yerde, en büyük imkânsızlıklarla çalışan tecrübesiz genç bir antrenör bile bilgiye ulaşabiliyor ve oyuncuya nasıl faydalı olabileceğinin yolunu bulabiliyor.
Biz, bizden önceki ağabeylerimizden yalvar yakar kitap almaya çalışan, yurt dışına giden birinden kasetler ve kitaplar getirmesini isteyen bir jenerasyondan geliyoruz. Bugün ise 12-13 yaşındaki bir çocuk bile bir tıkla istediği teknik veya basketbola dair bilgiye ulaşabiliyor.
Üstelik sadece istatistikten bahsetmiyorum. Teknik çalışmadan sporcu psikolojisine, insan vücudundan sporcunun yaşamına ve antrenman bilgisine kadar her şeye ulaşmak çok kolay.
Bence iyiye giden taraf bu. Teknolojinin ve modern hayatın bize sağladığı büyük bir avantaj.
Tecrübeli antrenörlerin de bunu mutlaka hayatlarına entegre etmeleri gerekiyor. Çünkü kullandığımız teknolojiler zaman içerisinde çok gelişti ve hem antrenörlük hem de asistan koçluk mesleğine yeni boyutlar katarken birçok şeyi de kolaylaştırdı.
Kötüye giden tarafa gelirsek, burada özellikle önemli bir konu var. Ülkenin ekonomik şartlarıyla beraber oyuncu yetiştiren altyapı antrenörleri geçim kaygıları nedeniyle işin ticari boyutunu ve evlerine götürecekleri ekmeği öncelemek zorunda kalıyorlar.
Genç bir antrenörken A takım antrenörü kadar para kazanamazsınız. Hepimiz o yollardan geçtik. Belli bir birikime ve başarıya ulaşmanız gerekiyor.
Ama insanın işini sağlıklı şekilde yapabilmesi için geçimi konusunda da kafasının rahat olması lazım. Bizde bu her geçen gün zorlaşıyor.
Benim altyapı antrenörleriyle ilişkim hiç bitmediği için yaşadıkları problemleri biliyorum. Spor okulları, spor kampları ve farklı organizasyonlar artık kulüplerin altyapı organizasyonlarının çok önüne geçmiş durumda.
Bunların sayısının artması, daha fazla yerde basketbol oynanması, daha fazla çocuğun basketbolla tanışıp onu sevme fırsatı bulması ve ailelerin bu işin içine çekilmesi açısından güzel.
Ama bizim oyunculuk ve genç antrenörlük dönemlerimizde Türk basketbolunu sırtında taşıyan, çok güçlü altyapılara sahip, altyapıya ciddi emek ve para harcayan, oyuncu ve antrenör yetiştiren kulüpler vardı. Bu konuda ciddi bir geriye gidiş görüyorum.
Bugün hem bu kulüplerin sayısı azaldı hem de bu kaygıyı taşıyan ve bu emeği veren kaç kulüp kaldığını sorgulamak gerekiyor.
Uzun yıllardır Banvit örneğini konuşuyoruz. Aynı konuyu tekrar açmak istemiyorum ama Banvit’in basketbol altyapı dünyasında bıraktığı boşluğu bugün hâlâ kapatabilen bir kulüp yok.
O dönemde ben Darüşşafaka’da başantrenördüm. Arkadaşlarımızla, “Burada çok büyük bir boşluk doğacak. Bu boşluğu kim doldurursa yarışta öne geçer” diye konuşuyorduk.
Bugün yetiştirici kalitesi konusunda da, az önce bahsettiğim sebepler başta olmak üzere, geriye gidiyoruz.
Teknoloji ve bilgiye erişim açısından ilerliyoruz. Ama kaliteli oyuncuyu yetiştirecek kaliteli antrenör, o antrenörün kendisini geliştirebilmesi için gerekli ekonomik rahatlık ve kulüplerin bu işe yatırım yapıp öncelik vermesi açısından geriye gidiyoruz.
Bence bu maalesef çok ciddi bir konu.
Burada kimseyi eleştiremezsiniz. Herkes evine ekmek götürmek ve rahat yaşamak zorunda. Bunu yapabilmek için oyuncu yetiştirmek yerine spor okulu açması, bir spor okulunda antrenörlük yapması veya kamp düzenlemesi gerekiyorsa bunu kimse eleştiremez. Kimsenin haddi değil.
Ama bu durum bizi Türk basketbolu açısından kaliteli oyuncu yetiştirme hedefinden uzaklaştırıyor mu? Evet, uzaklaştırıyor.
Eurohoops: Trabzonspor’la başladık, onunla bitirelim. Basketbol Süper Ligi’ne çıkmak projenin ilk adımıydı. Ardından doğrudan playoff’a kalmak çıtayı daha da yükseltti. Sizin kafanızda bu projenin nihai noktası neresi? Birkaç yıl sonra Trabzonspor’u Basketbol Süper Ligi’nde ve genel olarak Türk basketbolunda nerede görmeyi hayal ediyorsunuz?
Selçuk Ernak: Öncelikle bu soruyu sorduğunuz için gerçekten çok sevindim. Çünkü bunu tarif edebilmek bizim için bu projenin önemli bir parçası.
Trabzonspor’u Türk basketbolundaki büyük kulüpler arasında görmek istiyoruz. Devamlılığı olan, kendi kendisini çekip çevirebilen, kendi ekonomisine sahip üç, dört ya da beş büyük kulüp olacaksa Trabzonspor’un mutlaka bunlardan biri olmasını istiyoruz.
Vakti geldiğinde Türkiye şampiyonluğu için aday gösterilen bir noktaya ulaşmak istiyoruz.
Avrupa açısından da hangi organizasyonda oynadığımızdan bağımsız olarak hedefimiz zirve. Eğer bu EuroLeague tarafı olursa EuroLeague’de, FIBA tarafı olursa FIBA’da, eğer proje o tarafa evrilirse NBA Europe’da…
Avrupa basketbolunun zirvesi neresi olacaksa gelecekte Trabzonspor’u oraya götürecek adımları atmak istiyoruz. Nihai hedefimiz bu.”
Basketbol gündemindeki en son gelişmeler için tıklayın!
EuroLeague gündemindeki son haberler için tıklayın!
'u Favori Basketbol Kaynağınız Olarak Kullanın.