Toni Kukoc: Eski Kıta ve Yeni Dünya’daki Yıldızların Soğukkanlı Ortağı

19/Haz/20 09:20 Temmuz 18, 2021

admin69

19/Haz/20 09:20

Eurohoops.net

Eurohoops Fırın basketbolun en doruğu olarak kabul edilen 2 kıtada da iz bırakmış bir isim olan Toni Kukoc’un hikayesini anlatıyor…

by Semih Altınbaş / info@eurohoops.net

Dünya sporları tarihinde pek çok “eşsiz” sıfatıyla anılabilecek figür bulmanız mümkündür. Hatta bu, bulmaktan da öte direkt olarak beğendiğiniz yahut beğenmediğiniz bir sporcuyu gözünüzde nereye koyduğunuza bağlı.

Çünkü herhangi birini eşsiz olarak nitelendirmek, nesnel bir yargı olmadığı için bu kavramın her izleyicide farklı kriterler gözetilerek yakıştırması yapılabilecek bir olgu.

Konumuz basketbolsa biz izleyiciler açısından bu durumun ne kadar destansı anlatılara yol açtığını görmemizi sağlayan çok büyük isimler var tarih boyunca. Üstelik basketbol tarihinin kapsadığı zaman diliminin 130 yılı bile bulmadığını düşünürsek bu denli çok sayıda efsanenin yazdığı başarı hikayelerini görmenin ve takdir etmenin herkes için bir vazife olduğuna inanıyorum.

Yugoslavya ve bölünmenin ardından Hırvatistan basketbolunun en büyük isimlerinden olan ve tarihin en başarılı basketbolcularından biri olarak nam salan, “Euro Magic” (Avrupalı Magic Johnson) Toni Kukoc’un kariyerinin gelişimine bir göz atıyoruz…

Farklı Heveslerin Odağında Uzun – İnce Bir Çocuk

Soldan sağa: Boza Maljkovic, Toni Kukoc, Dino Radja, Dusko Ivanovic

Babası futbolcu olan bir isim olarak başta tenis oynayarak spor hayatına başlayan Toni hakkında erken yaşta boyunun absürd düzeyde uzaması ve motor becerilerinin farkedilmesiyle basketbola yöneldiği ancak kendisinin hep bir futbolcu olmak istediği bilgisi zaten sıkça bilinen bir şey.

Boyunun bu denli uzamasının karşılığını basketbolda alacağını düşünmüş olacak ki, 17 yaşından itibaren memleketi Split’in takımı Jugoplastika’nın (asıl kulüp adı KK Split) formasını giymeye başladı.

Ondan hemen bir yıl sonra, 1986’da sadece 34 yaşındayken takımın başına geçen ve buradaki inanılması güç başarılarıyla ismini duyuracak Bozidar Maljkovic’le yolları kesişti. Bu birlikteliğin başladığı ’86 yılının, tarihin yeniden yazılmasına öncülük edeceğini basketbol kamuoyu nereden bilebilirdi ki?

O dönemde EuroLeague, Drazen Petrovic ve Arvydas Sabonis’in egemenliğinde geçen ve arkadan Barcelona’nın da harika bir kadroyla bastırdığı çekişmeli bir yapılanmaydı. Ancak önce Yugoslavya Milli Takımı’nda ve hemen ardından Split’te yanmaya başlayacak bu ateş, olağandışı bir başarılar bütününü oluşturdu.

1987-88 sezonu, Boza’nın ekibindeki inci tanelerinin teker teker parlamaya başladığı ilk sezon olurken zorlu Yugoslav Ligi’nin yarı finalinde Drazen Petrovic’in 38 sayı ortalamasıyla liderlik ettiği Cibona’yı eleyen Vlade Divac, Zarko Paspalj, Sasha Djordjevic ve Zeljko Obradovic gibi isimlerden kurulu Partizan’ı finalde 2-1 mağlup ederek 11 yıl aradan sonra kulübe ilk şampiyonluğu armağan ettiler.

Ardından gelen 3 sezonsa günümüzde bile imkansız görülen bazı başarıların o dönemde nasıl hedefine ulaştığının net bir göstergesiydi.

1988-89’dan itibaren 1991’e kadar 3 kez üst üste Avrupa şampiyonluğuna ulaşan Split, bu 3 sezonun ikisinde de “triple crown” olarak nitelendirilen 3 kupanın tamamını müzesine taşıyordu.

Bu ekibe baktığınız zaman Dino Radja ve Goran Sobin gibi harika 2 uzun, Dusko Ivanovic ve Luka Pavicevic gibi guardlar havada uçuşuyor…

Ancak takımın büyük yıldızı, henüz 20’li yaşlarının başındaki bir genç adamdı: 2.08’lik boyu, harika ötesi oyun aklıyla Toni Kukoc.

Şimdi o sezon Avrupa şampiyonluğuna Maccabi Tel Aviv‘i eleyerek uzanan Jugoplastika’ya ufak bir göz atalım:

1991 yılına gelindiğinde 3 EuroLeague şampiyonluğu ve 2 Final Four MVP’liği bulunan bir isimdi kendisi. Neticesinde İtalya’da yatırımlarıyla yükselişe geçmeye hazırlanan Benetton Treviso’nun artık yeni lideri oldu.

Buradaki 2 sezonu boyunca da yerel anlamda başarılar kazanan ve henüz daha 20’li yaşlarının ilk yarısındaki yıldız, 8 senelik Avrupa basketbolu kariyerine genç yaştan itibaren damga vurmuş bir şekilde 3 şampiyonluk ve 3 Final Four MVP’si ödülüyle veda etti.

İç Savaşın Pençesinde

Yugoslavya özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde yeniden birleşmesi ve uzun yıllar barış içinde yaşamasıyla nesilden nesile gelen efsanevi bir çok ulusluluk anlatısına sahip. Nüfus olarak Sovyetler Birliği kadar kalabalık olmamalarına rağmen onlara kafa tutmaları da 80’lerin son dönemlerinde başlıyor.

Çoğunluğunu Split – Partizan – Cibona üçgenindeki oyuncuların oluşturduğu takım da elbette farklı uyruklara sahip ancak Yugoslavya bütününde beraberce yaşamış isimlerle doluydu.

Bu jenerasyonun çıkardığı öylesine büyük oyuncular var ki… Çıkış turnuvaları olan 1988 Olimpiyatları’ndan 2000’li yılların başlarına kadar tam manasıyla her şeyi süpürmeleri mümkündü. Bu içi boş bir iddia değil. Zira henüz kariyerlerinin başlarında oldukları bir dönemde Arvydas Sabonis, Saras Marciulonis gibi oyunculardan oluşan Sovyetler’e kaybederek Olimpiyatlar’da gümüş madalyaya uzandılar.

Bunun bir sezon ardından gelecek olan Avrupa şampiyonluğuysa onların tam anlamıyla olgunlaşmaya başladığının seyirciler tarafından kabul görmesini sağlayan bir kazanımdı.

’89 yılında Drazen Petrovic ve Vlade Divac’ı NBA’e yollayarak önemli bir atılım yapan Yugoslav basketbolu hakikaten de gelecek yıllara hüküm sürecekti.

Ancak Yugoslavya’da Josip Broz Tito’nun ölümü sonrası yavaş yavaş yükselmeye başlayan ayrılıkçı fikirlerin 80’ler sonunda somut eylemlerle gündelik hayatın her alanına sıçraması, bu müthiş takımın önünde de bazı engellere yol açacaktı.

1990’da Arjantin’de harika bir turnuvanın sonunda Sovyetler’i yenerek dünyanın en büyüğü olan Yugoslavya’da, henüz şampiyonluğun üzerinden dakikalar geçmemişken sahadaki kutlamalara bir kişinin Hırvat bayrağıyla dalması sonucu Sırp kökenli Vlade Divac’ın o bayrağı alıp fırlatmasıyla çıkan gerginlik tıpkı Kızılyıldız – Hajduk Split futbol maçında çıkan olaylar gibi ülkedeki iç savaşın ateşini körükleyen gelişmelerden biriydi.

Bir benzerini 25 yıl sonra Karadağ kökenli Nikola Mirotic’in kendisine açılan Sırp bayrağını yırtmasıyla görecektik:

Nitekim Once Brothers yani Bir Zamanlar Kardeştiler isimli belgeselde de görüldüğü üzere bu olaydan 20 yıl sonra Zagreb’e giden Divac’ı gören Hırvatlar “Vlade Divac? Çetnik!” şeklinde kendisine tepkilerini gösterecekti.

Hatta bu durum Sırp Divac ile Hırvat Petrovic, Kukoc ve Radja’yla olan mükemmel dostluğun bitmesine sebebiyet verecekti. Kukoc bahsettiğim belgeselde bu durumu “Tanıdıklarım bana ‘Seni seviyoruz ancak onunla (Divac) konuşmaya devam edersen iyi olmaz’ şeklinde uyarılarda bulundular” gibi ifadelerle anlatıyordu.

1995’te Hırvatistan’ın 3. bitirdiği Avrupa Şampiyonası’nda Yugoslavya’nın şampiyon olmasının ardından seremonide Kukoc önderliğindeki Hırvatlar, herkesi şoke eden bir hareketle cevap verdi ve gümüş madalya alan Litvanya’nın ardından sıra Sırp oyunculardan kurulu Yugoslavya’nın altın madalyasına gelince arkalarına bile bakmadan sahayı terkettiler.

Petrovic’in ölümü sonrası Hırvatistan’a liderlik etme görevini üstlenen Toni, 1994 Dünya Kupası ve 1995 Avrupa Şampiyonası’nda bronz madalya sahibi takımın en büyük yıldızıydı.

1992 Olimpiyatları’nda Petrovic’le beraber hala Balkanlar’ın güçlü tarafında olan Kukoc ise o yaz ABD’nin Rüya Takım’ı karşısında oynadığı maçlarda ilginç bir muameleyle karşı karşıya kaldı.

Coğrafya Sahiden Kader Mi?

Onun Avrupa’da oynadığı dönemlerde 1990 NBA Drafti’nde onunla Chicago Bulls GM’i Jerry Krause özellikle ilgilenmeye başladı. Hatta bazı görüntüler var ki, Krause onu izlemeye Treviso’ya kadar gitmiş. NBA’de Avrupalı oyunculara pek de güvenilmeyen bir dönemden bahsediyoruz.

Bu ilgi Michael Jordan ve Scottie Pippen gibi yıldızları epey rahatsız etmiş olacak ki birçoğumuzun The Last Dance belgeselinde henüz yeni izlediği bir olay olarak 1992 Olimpiyatları’nda yaşananlar bunu kanıtlar nitelikte.

O yaz Rüya Takım’da yer alan Karl Malone, Jordan ve Pippen’ın o meşhur ilk maçta Kukoc’a yaşattıklarını “Maçtan önce o ikisi, Kukoc’u savunmak için kavgaya tutuşacaklardı. Biri ‘Ben savunacağım’ diyor, öteki ‘Ben savunacağım’ diyordu” şeklinde aktarmıştı.

Scottie Pippen ise The Last Dance’ten önce katıldığı başka bir yapıtta “Tüm dünya Toni Kukoc’un nasıl bir şey olduğunu görmek için ekran başına geçecekti ve biz ona basketbol sahalarında yaşadığı en kötü deneyimi yaşatacaktık” diyor…

O maçın sonunda 2/11 şut isabetiyle çok kötü bir performans çıkarıyor Hırvat Kukoc. Ancak devamında takımın finale kadar çıkmasını sağlarken yine Rüya Takım’la karşılaştıkları finalde 16 sayı – 9 asist kaydetti.

Bu durum Bulls bünyesinde de devam etti. Pippen, Phil Jackson’ın 1994 Playoffları’nda New York Knicks‘le oynadıkları maçta son topu Kukoc’a çizmesi üzerine amiyane tabirle trip atarak oyuna girmemişti. Devamındaysa Kukoc maçı kazandıran basketi yolladı.

Kariyeri boyunca her zaman her şekilde çok değerli bir oyuncuydu. Eğer Yugoslavya’da değil de çok uluslu yapıdan uzak bir ülkenin vatandaşı olsa ya da hiç Chicago’ya gitmeden bütün kariyerini Avrupa’da devam ettirmiş olsaydı…

Belki de Drazen ve Vlade / Jordan ve Pippen gibi isimlerin yanında “yüceliğine” seyircilerin gözünde halel getirmez, tarihin en başarılı basketbolcularından biri olmasına rağmen bu kadar görmezden gelinmezdi.

Nitekim hala Naismith Hall of Fame’e alınmamış olması da ne kadar hakkı yenilen bir isim olduğunun apaçık göstergesi konumunda. Yani Hall of Fame seçilmek bir oyuncu için çok büyük bir onur olmalı mıdır, o da epey tartışılacak bir konu olsa da yine de seçilen isimlere bakıldığı zaman Kukoc’un hiçbir eksiği yok.

1980’ler ve 90’larda NBA’de Avrupalı oyunculara duyulan güvenin ne kadar düşük olduğunu Boston Celtics‘in Nikos Galis gibi bir skoreri kadrosuna katmamasıyla zaten anlayabiliyoruz. Bunu dönemin Los Angeles Lakers GM’i ve NBA efsanesi Jerry West de Vlade Divac’la ilgili konuşurken dümdüz itiraf etmişti.

Özellikle de Bulls’dan ayrılışı sonrası Philadelphia 76ers‘da Avrupalı oyuncularla arası pek iyi olmayan Larry Brown’la çalışması da onun kariyerini düşüşe sokan etkenlerden biriydi. Neticesinde Brown daha sonradan tarihin en büyük yeteneklerinden birisi olarak görülecek Darko Milicic’in de “Bunak” diye adlandırdığı bir koçtu.

1995’te Dennis Rodman’ın takıma katılabilmesi için sağladığı “rol fedakarlığı” gibi olgularla da ne kadar bireysellikten uzak düşünceye sahip bir oyuncu olduğu açıktı. Zaten meşhur bir sözünde de “Sayı atmak bir kişiyi, asist yapmak iki kişiyi mutlu eder” şeklinde konuşurken nasıl büyük bir karakter olduğu epey görünür bir olguydu.

Kendisiyle ilgili teknik bir değerlendirme olarak “NBA’de en kötü kullanılmış Avrupalı oyuncu” tespiti mevcut. Bunun sebebi de her ne kadar Phil Jackson’ın üçgen hücumunda Toni Kukoc sırtı dönük oyunlarıyla ve sahadaki hareketliliğiyle uygun gözükse ve başarılı olsa da NBA’de Split ve Treviso’daki tüm sahayı yöneten 3-4 numara profilinden epey uzaktaydı.

Divac ve Petrovic sonrası kendisi ve Sabonis’in NBA’de Avrupalı oyuncularla ilgili önyargıyı kırdıklarını söylerken “coğrafya kaderdir” tabusunu yıkıyordu: “Benim jenerasyonumdaki Drazen Petrovic, Vlade Divac ve Arvydas Sabonis gibi isimler Avrupa basketbolunu dünyaya açan ilk dalgaydı.”